Damaseverlere Merhaba
  Evrim4
 

     

     


    Nobelli yahudiler

    Yahudilerin insanlığa hizmetleri nerede ise sınırsızdır Arapların gönlü hoş olsun diye yahudi düşmanlığının prim yaptığını üzülerek izliyorum ve bu güzel insanların önünde saygı ilie ceketimi ilikliyorum .Nobelli bilim adamlarının listesini veriyorum .Her beş icattan birini gerçekleştiren bu insanlara karşı insanlık ödevim olarak.Dilerim Arap İsrail barışı sağlanır

    KİMYADA NOBELLİ YAHUDİLER
     
     
     
    · Adolph von Baeyer # 1 (1905)
     
    · Henri Moissan # 2 (1906)
     
    · Otto Wallach # (1910)
     
    · Richard Willstätter # (1915)
     
    · Fritz Haber # (1918)
     
    · George de Hevesy # (1943)
     
    · Melvin Calvin # (1961)
     
    · Max Perutz # (1962)
     
    ·  Christian Anfinsen 3 (1972)
     
    · William Stein # (1972)
     
    · Ilya Prigogine 4 (1977)
     
    · Herbert Brown # (1979)
     
    · Paul Berg # (1980)
     
    · Walter Gilbert # (1980)
     
    · Roald Hoffmann # (1981)
     
    · Efendim Aaron Klug # (1982)
     
    · Herbert Hauptman 5 (1985)
     
    · Jerome Karle 6 (1985)
     
    · Ahmet Polanyi 7 (1986)
     
    · Sidney Altman # (1989)
     
    · Rudolph Marcus # (1992)
     
    · George Olah 8 (1994)
     
    · Sir Harold Kroto 9 (1996)
     
    · Walter Kohn 10 (1998)
     
    · Alan Heeger 11 (2000)
     
    · Aaron Ciechanover 12 (2004)
     
    · Avram Hershko 13 (2004)
     
    · Irwin Rose 14 (2004)
     
    · Roger Kornberg 15 (2006)
     
    · Martin Chalfie 16 (2008)
     
     
    · Ada Yonath 17 (2009)

     


    EDEBİYAT NOBELLİ YAHUDİLER
    · Paul von Heyse # 1 (1910)
    · Henri Bergson # (1927)
    · Boris Pasternak # (1958)
    · Shmuel Agnon # (1966)
    · Nelly Sachs # (1966)
    · Saul Bellow # (1976)
    · Isaac Bashevis Singer # (1978)
    · Elias Canetti # (1981)
    · Joseph Brodsky # (1987)
    · Nadine Gordimer # (1991)
    · Imre Kertész 2 (2002)
    · Elfriede Jelinek 3 (2004)
     
    · Harold Pinter 4 (2005)
     
     
     
     
    TIP TA NOBELLİ YAHUDÝLER
     
    · Paul Ehrlich # (1908)
    · Elie Metchnikoff # 1 (1908)
    · Robert Barany'nin # (1914)
    · Otto Meyerhof # (1922)
    · Karl Landsteiner # (1930)
    · Otto Warburg # 2 (1931)
    · Otto Loewi # (1936)
    · Joseph Erlanger # (1944)
    · Herbert Gasser # 3 (1944)
    · Efendim Ernst Chain # (1945)
    · Hermann Müller # 4 (1946)
    · Gerty Cori 5 (1947)
    · Tadeus Reichstein # (1950)
    · Selman Waksman # (1952)
    · Efendim Hans Krebs # (1953)
    · Fritz Lipmann # (1953)
    · Joshua Lederberg # (1958)
    · Arthur Kornberg # (1959)
    · Konrad Bloch # (1964)
    · Francois Jacob # (1965)
    · André Lwoff # (1965)
    · George Wald # (1967)
    · Marshall Nirenberg # (1968)
    · Salvador Luria # (1969)
    · Julius Axelrod # (1970)
    · Efendim) Bernard Katz # (1970
    · Gerald Edelman # (1972)
    · David Baltimore # (1975)
    · Howard Temin # (1975)
    · Baruch Blumberg # (1976)
    · Andrew Schally 6 (1977)
    · Rosalyn Yalow # (1977)
    · Daniel Nathans # (1978)
    · Baruj Benacerraf # (1980)
    · Sir John Vane 7 (1982)
    · César Milstein # (1984)
    · Michael Brown # (1985)
    · Joseph Goldstein # (1985)
    · Stanley Cohen # (1986)
    · Rita Levi-Montalcini # (1986)
    · Gertrude Elion # (1988)
    · Harold Varmus # (1989)
    · Edmond Fischer 8 (1992)
    · Alfred Gilman 9 (1994)
    · Martin Rodbell 10 (1994)
    · Stanley Prusiner 11 (1997)
    · Robert Furchgott 12 (1998)
    · Paul Greengard 13 (2000)
    · Eric Kandel 14 (2000)
    · Sydney Brenner 15 (2002)
    · H. Robert Horvitz 16 (2002)
    · Richard Axel 17 (2004)
     
    · Andrew Z. Fire 18 (2006)
     
    BARIŞ TA NOBELLİ YAHUDİLER
     
    · Tobias Asser # (1911)
    · Alfred Fried # (1911)
    · René Cassin # (1968)
    · Henry Kissinger # (1973)
    · Menahem Begin # (1978)
    · Elie Wiesel # (1986)
    · Şimon Peres # (1994)
    · İzak Rabin # (1994)
     
    · Sir Joseph Rotblat # (1995)
     
     
     
    FİZİK TE NOBELLİ YAHUDİLER
    · Albert Michelson # 1 (1907)
    · Gabriel Lippmann # (1908)
    · Albert Einstein # (1921)
    · Niels Bohr # 2 (1922)
    · James Franck # (1925)
    · Otto Stern # (1943)
    · Isidor Rabi # (1944)
    · Wolfgang Pauli 3 (1945)
    · Felix Bloch # (1952)
    · Max) tarihi # (1954
    · Igor Tamm # 4 (1958)
    · Ilya Frank 4 (1958)
    · Emilio Segre # (1959)
    · Donald Glaser # (1960)
    · Robert Hofstadter # (1961)
    · Lev Landau # (1962)
    · Eugene Wigner 5 (1963)
    · Richard Feynman # (1965)
    · Julian Schwinger # (1965)
    · Hans Bethe # 6 (1967)
    · Murray Gell-Mann # (1969)
    · Dennis Gabor # (1971)
    · Leon Cooper 7 (1972)
    · Brian Josephson # (1973)
    · Ben Mottelson # (1975)
    · Burton Richter # (1976)
    · Arno Penzias # (1978)
    · Sheldon Glashow # (1979)
    · Steven Weinberg # (1979)
    · Arthur Schawlow 8 (1981)
    · K. Alexander Müller 9 (1987)
    · Leon Lederman # (1988)
    · Melvin Schwartz # (1988)
    · Jack Steinberger # (1988)
    · Jerome Friedman # (1990)
    · Georges Charpak # 10 (1992)
    · Martin Perl # 11 (1995)
    · Frederick) Reines # 12 (1995
    · David Lee 13 (1996)
    · Douglas Osheroff 14 (1996)
    · Claude Cohen-Tannoudji 15 (1997)
    · Zhores Alferov 16 (2000)
    · Vitaly Ginzburg 17 (2003)
    · Alexei Abrikosov 18 (2003)
    · David Brüt 19 (2004)
    · H.) David Politzer 19 (2004
     
    · Roy Glauber 20 (2005)
     
    EKONOMİ DE NOBELLİ YAHUDİLER
    · Paul Samuelson # (1970)
    · Simon Kuznets # (1971)
    · Kenneth Arrow # (1972)
    · Wassily Leontief 1 (1973)
    · Leonid Kantorovich # (1975)
    · Milton Friedman # (1976)
    · Herbert Simon # 2 (1978)
    · Lawrence Klein # (1980)
    · Franco Modigliani # (1985)
    · Robert Solow # (1987)
    · Harry Markowitz # (1990)
    · Merton Miller 3 (1990)
    · Gary Becker # (1992)
    · Robert Fogel 4 (1993)
    · John Harsanyi 5 (1994)
    · Reinhard Selten 6 (1994)
    · Robert Merton 7 (1997)
    · Myron Scholes 8 (1997)
    · George Akerlof 9 (2001)
    · Joseph Stiglitz 10 (2001)
    · Daniel Kahneman 11 (2002)
    · Robert Aumann 12 (2005)
    · Leonid (Leo) Hurwicz 13 (2007)
    · Eric Maskin 14 (2007)
    · Roger Myerson 15 (2007)
    · Paul Krugman 16 (2008)
    · Elinor Ostrom 17 (2009)
     
    · Peter Diamond (2010)



    Tarihe göz gezdirdiğimiz zaman , insanlığa faydalı buluş yapan bir müslümana rastlayamayız.Pusulayı müslümanların bulduğu söylenir ancak pusula , Çin esirlerinden müslümanlarca öğrenilmiştir.Matematikte sıfır rakamını bir müslüman bulmuştur.

    Buzdolabı , televizyon , tekerlek , motor , cep telefonu , bilgisayar , internet gibi tüm insanlığı etkileyen icatlara baktığınız zaman , bunların mucitleri arasında bir müslümana rastlayamazsınız.Ancak bir icat bulunduktan sonra müslümanlar , o icadın Kuran’da yazdığını zaman zaman iddia ederler.Oysa burda bir çelişki vardır.Kuran , bu buluşlar ortaya çıkmadan önce ortaya çıkmıştır.Eğer bu buluşlar Kuran’da varsa ve müslümanlar Kuran okumuşlarsa , bu buluşları müslümanların bulması gerekirdi.Halbuki durum hiç de öyle değil.


     Doğarken ölmüş yani hiç günah işlememiş çocuklar bile cehenneme atılırmı Ayete göre herkes cehenneme



    NASA: Dünya dışı yaşamın izini bulduk
     
    ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) için çalışan bilim insanı Richard Hoover, uzayda yaşamın olduğuna ortaya koyan bulgular elde ettiğini açıkladı.
     
     
    Ankara- Hoover, Dünya’ya düşen gök taşlarının içinde çok küçük “uzaylı böceklerin” izine rastladığını belirtti.

    Astrobiyoloji uzmanı Hoover, Dünya’ya düşen en eski meteorların içinde, oksijen varlığında fotosentez yapabilen bakterilere benzerlik gösteren mikroskobik fosiller tespit etti.

    NASA’nın Alabama eyaletinde bulunan Marshall uzay uçuş merkezinde yaptığı araştırmada, Hoover, elde ettiği fosillerin bazı özelliklerinin İspanya’nın Ebro Havzası’dan bulunan Titanospirillum velox adındaki bakteriye benzerlik gösterdiğini ifade etti.

     

    Bilinen en eski fosiller


    Hoover, çalışması kapsamında Güneş Sistemi’ndeki en eski gök taşları olduğuna inanılan üç örnekten elde ettiği parçaları inceledi. Sonuç olarak, gök taşlarındaki fosillerin, gök taşları Dünya’ya düştükten sonra ortaya çıkmadığını gördü.

    Cosmology dergisinde yayımlanacak araştırmada, fosillerde nitrojenin çok az bulunduğunu, ancak Dünya’da yaşamın oluşabilmesi için nitrojenin temel elementlerden biri olduğuna dikkat çekildi.

    Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi’nden Rudy Schild, “Elde edilen bulgular hayatın her yerde var olduğunu ve Dünya’daki yaşamın başka bir yerden gelmiş olabileceğini gösteriyor” dedi.

    Schild, “araştırma üzerinde her türlü görüşün ortaya konması için” 100 bilim insanını yeni bulgular üzerinde değerlendirmede bulunmaya çağırdı.

    Cosmology dergisinde yer alacak araştırma, yarın yayımlanacak.

     

    Bu ilk bulgu değil


    Hoover’ın araştırması, Dünya’daki yaşamın uzaydan gelen mikroorganizmalar tarafından başladığı teorisini yeniden güçlendirdi.

    En son 1996 yılında, bir diğer NASA araştırmacısı David McKay, Antarktika’da bulunan bir gök taşında Dünya dışı yaşamın izine rastladığını söylemişti.

    Söz konusu gök taşı, 1984 yılında bulunmuş ve Kızıl Gezegen Mars’tan geldiği anlaşılmıştı.
     
    6 Mart 2011

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Yaşamın Sırrı RNA ile Çözüldü

 

 



Bilimadamlarının üzerinde hemfikir olduğu bir şey var ki, dünyada ortaya çıkan ilk canlılar, kendi kendilerini yenileyebilen, RNA taşıyan minik bakterilerdi. Ancak bu bakterlerin nasıl oluştuğu ise, insanlığın en büyük gizemlerinden birini oluşturuyor: Yaşamın kökeni...


 

 

 



 



Önceki gün açıklanan bir bilimsel gelişme, bu soruyu büyük ölçüde cevapladı. İngiltere'deki Manchester Üniversitesi uzmanların, yaşam için gerekli olan RNA'nın 4 yapı taşı maddesinden, ikisini laboratuvar ortamında diğer kimyasal maddeleri kullanarak elde ettiklerini açıkladı...

Araştırmayı yapan John Sutherland " Biz yaşım kaynağı olan RNA'nın yapı taşlarını, dünyada 4 milyar yıl önce de bulunan maddelerden elde etmeyi başardık. bu maddeler, şu anda Satürn'ün uydusu Titan'da da bulunuyor. Yaşamın şifresini çözdük" dedi.

Bilimadamları, 40 yıl önceye ortaya atılan ve bugün aşağı yukarı kanıtlanmış olarak kabul edilen RNA teorisinde, dünyadaki ilk canlıların, RNA'dan geldiğine inanıyor. DNA'nın "yakından akrabası" olan RNA da yaşam için gerekli görevleri denetliyor ve kalıtımı bir diğer jenerasyona aktarıyor. RNA, DNA'dan çok daha basit olduğu için önce RNA'nın sonra da DNA'nın ortaya çıktığına inanıyor. Bilimadamları, şimdiye kadar ne kadar uğraşsalar da, RNA'nın üç yapı taşı olan şeker, bazlar ve fosfatı teker teker bir araya getirerek ortaya RNA çıkarmayı başaramadı.

İnek kanıyla hayata döndü
Sunday, 08 May 2011 11:28
 
Avustralya'nın Melbourne kentinde; otomobil kazası geçiren Tamara Coakley (33) adlı bir kadın, dünyada ilk kez yapılan bir uygulamayla, inek kanı sayesinde hayata döndü.
inek kani ile hayata donduAğır yaralı olarak hastaneye kaldırılan ve 10 ünite kana ihtiyacı olan genç kadına dini inancı gereği, insan kanı verilmedi. Yehova Şahitleri inananlar; askerlik yapmaz, savaşa katılmaz, siyasete karışmaz ve kan nakli yaptırmazlar.
Bu yüzden bir inekten alınan kan; yapay kan haline dönüştürüldükten sonra Tamara Coakley'e verilerek, hayata döndürüldü.
Haber7
16 yıl sonra Japonya'da klonlanmış
Ölü fare
Donmuş fareden klonlama gerçekleştirildi - sırada mamutlar mı var?

japonya'nın fiziksel ve kimyasal araştırma enstitüsünde (riken) bulunan araştırmacılar, yıllardır donmuş bir şekilde bekleyen ölü bir fareden başarılı bir şekilde klonlama gerçekleştirdiler.


riken araştırma ekibinden genetik uzmanı Teruhiko Wakayama tarafından denenen bir klonlama tekniği ile -20C derecede 16 yıldır bekleyen bir farenin hücrelerinden başarılı bir şekilde sağlıklı fareler klonlandı.

http://www.youtube.com/watch?v=o3KhdG5B9pA&eurl=

işlem sürecinde nükleer transfer tekniğini kullanan araştırmacılar klonlama sırasında, farenin zarar görmemiş beyin hücrelerinden yararlanmışlar.
bilim adamları bu tekniğin bir gün, hücreleri zarar görmeden, donmuş olarak bulunan ve soyu tükenmiş türlerin yeniden diriltilmesine olanak sağlayıp sağlayamayacağını tartışıyorlar.


 

 

İnsanı şempanzeden ayıran 2 molekül
Yazı boyutu AzaltArttır
İnsan ve şempanzede ortak olarak bulunan bir gendeki sadece iki molekülün, mutasyona uğrayarak insana dil yeteneğini kazandırmış olabileceği anlaşıldı.
 
 


Amerikan California Üniversitesi uzmanlarının Nature dergisinde yayımlanan araştırmasına göre, FOXP2 adı verilen ortak genin dille bağlantılı diğer genlere kumanda eden proteininde yüzlerce aminoasit molekülü bulunuyor.

Bu moleküllerden sadece ikisi insanda şempanzeden farklı.

Araştırmacılar, "Faaliyetleri, bu iki aminoasitteki mutasyona göre değişen genleri tespit ettik. Bazı genlerin faaliyetinin, merkezi sinir sistemi açısından elzem olduğunu belirledik" ifadesini kullandı.

Daha önceki araştırmalar da, iki aminoasidin konuşma yetisine etki edebileceği yolunda işaretler vermişti. Yeni araştırmayı yürüten ekipten Daniel Geschwind, çalışmalarının bu etkiyi gözler önüne serdiğini belirtti.

Araştırmacılar, bu sonuca, maymun ve insan beyin dokularını inceleyerek vardı. Uzmanlar, FOXP2'nin insan ve maymunda farklı sonuçlara yol açtığını gözlemledi. Araştırmacılardan Genevieve Konopka da, "insandaki dil yetisinin moleküler düzeyde nasıl düzenlendiğini" incelediklerini ve bu yolla otizm ve şizofreni gibi patolojilerin, beynin dil yetisini kullanma kapasitesini nasıl etkilediğini daha iyi anlamaya çalıştıklarını da vurguladı.

İki molekülün konuşma yetisinde oynadığı rolün, insanın evrimi konusundaki araştırmalara yeni pencere aralayabileceği düşünülüyor. Uzmanlar, iki aminoasidin ne zaman farklılaştığının ise bilinmediğini belirtti.

Evrim uzmanlarına göre, insanla şempanze yaklaşık 5 milyon yıl önce birbirlerinden ayrıldı. Paleo-antropologlar, insanın 70-100 bin sene evvel konuşmaya başladığını düşünüyor.


İnsanoğlunun penisi bir zamanlar kemikliydi!
 
ABD'li genetik bilimciler, insanlarda erkeğin penisinin aynen maymunlar, kediler ve farelerde olduğu üzere kemikli bir yapıdayken, bu özelliğin daha sonra kaybolduğunu düşünüyor.
 
 
 
 

Şempanze, makak maymunu ve insanın genomlarını karşılaştıran araştırmacılar, peniste omurgaya benzer kemik oluşumundan sorumlu
DNA dizininin insanın evrim sürecinde silinip kaybolduğunu, fakat diğer primatların DNA'sında kaldığını söylüyor.

Bugüne değin insanoğlunu maymun türlerinden ayırt eden başlıca özelliğin 'fazladan' genler olduğu düşünülürken,
ABD'li araştırmacılar insanı insan yapan özelliklerin daha ziyade silinmiş DNA parçalarıyla alakalı olabileceğini tahmin ediyor.

Stanford, Georgia ve Pensilvanya Eyalet üniversitelerinin ortak çalışmasında, penisteki kemiğin yanı sıra, beynin genişlemesini engellediği düşünülen
DNA dizininin de şempanze ve makak maymunlarının genomunda varlığını koruduğu; ancak insan genomundan silindiği öne sürülüyor.

Araştırmacılar, dünyanın en karmaşık organı olan insan beyninin gelişimini silinen
DNA ile bağlandırıyor.

Saygın bilim dergisi Nature'da yayımlanan araştırmada, şempanze ve makak maymunlarının sahip olduğu 510
DNA parçacığının insanlarda silinmiş olduğu yazılı.

Araştırmacılar, bu çalışmada doğrudan genlere değil,
DNA'nın içerdiği başka maddelere baktıklarını söylüyorlar. Araştırmada adı geçen -ve genlere nazaran haklarında çok daha az şey bilinen bu DNA parçacıkları, yakınlarında bulunan genlerin işlevini düzenleyen roller üstleniyor.

Amerikalı ekip, şempanze ve makak maymunlarında cildin kıllı olmasını sağlayan
DNA dizininin de insanoğlunda silinen parçacıklardan biri olduğu inancında.
Stanford Üniversitesi'nden Profesör David Kingsley, ''İnsan olmanın moleküler temelini keşfediyoruz'' diyerek araştırmadan duyduğu heyecanı dile getirdi.

Genetik bilimciler, maymun
DNA'sındaki bazı parçaların insanlarda neden silindiğinin nedenleri üzerine de düşünüyor.

Daha büyük beyinli bir varlık, penisindeki kemiği neden kaybetsin?

Bilim insanları, penisi kemiksizleşen atalarımızın daha uzun süreli cinsel ilişkiye girerek, bir çift olarak daha çok yakınlaştığını ve çocuk bakımında üstünlük kazandıklarını düşünüyor.

Kaynak: BBC

 

Galakside en az 50 milyar gezegen var'


Bilim adamlarının, içinde bulunduğumuz galaksideki gezegen sayısıyla ilgili ilk kez yaptığı tahminde astronomik bir sayı ortaya konularak, "Samanyolu galaksisinde en az 50 milyar gezegen bulunuyor" denildi.


Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (
NASA) gezegen avcısı teleskobu Kepler'den elde edilen ilk sonuçlara dayanılarak yapılan tahminlere göre, bu gezegenlerin en az 500 milyonu hayatın varlığına olanak tanıyan ne çok sıcak, ne de çok soğuk bölgede bulunuyor.

Kepler bilim ekibi başkanı William Borucki, bilim adamlarının ilk yıl gece gökyüzünün küçük bir bölümünün araştırmalarında gezegen sayısını tuttuğunu ve ardından hangi yıldızların gezegenleri olduğu tahmininde bulunduklarını anlattı.

Açıklamaya göre, bilim adamları, iki yıldızdan birinin gezegenleri bulunduğunu ve 200 yıldızdan birinin de yaşama olanak tanıyan bölgede gezegenleri olduğunu hesapladı.

Samanyolu Galaksisi'nde en az 100 milyar yıldız bulunuyo

 




 

Dinozorlar yok olduktan sonra memeliler nasıl devleşti?
Dinozorlar 65 milyon yıl önce dünyada hakimiyetlerini yitirene kadar memeliler geri planda bir canlı grubuydu. Yeni bir araştırma, dinozorlardan hemen sonra boşalan ekolojik alanlara yayılan memelilerin, azami vücut büyüklüklerinin 40 milyon yıl boyunca arttığını ancak sonunda çeşitli sınırlara dayandığını gösteriyor.
"Indricotherium". Z. Burian tarafından 1972'de yapılmış bir çizim (SPINAR 1976).
Günümüzde memeliler, dünyanın hem cüssece büyük, hem de en yaygın hayvan gruplarından biri. Fosil kayıtlarına göre ilk memeli-benzeri canlılar 200 milyon yıl önce, sürüngenimsi atalardan evrildiler. Önce gagalı ve yumurtlayarak üreyen, sonra kanguru gibi keseli ve insan-gibi eteneli (plasentalı) türler ortaya çıktı.
Ancak varlıklarının ilk 140 milyon yılı boyunca memeliler, bugünkü memelilerden farklıydı. O zamanki atalarımız ekseriyetle küçük, en büyükleri de 10-15 kiloyu aşmayan türlerdi. Ayrıca dünyanın sınırlı bölgelerinde yaşamaktaydılar. Bunun sebebi aynı dönemde dinozorların dünyaya hakimiyetiydi.
65 milyon yıl önce dinozorların yokoluşu, memeliler için büyük bir fırsat yarattı. Bu dönemden itibaren memeliler çok hızlı bir değişim geçirmeye başladılar. Bu değişim, dinozorlardan arta kalan alanları ve rolleri memelilerin üstlenmesiyle açıklanır. Örneğin dinozorların hakimiyetindeki Mezozoik dönemde uçan memelilere rastlanmazken, dinozorlar yokolduktan yalnızca 15 milyon yıl sonra yarasalar ortaya çıkmıştı.
Science dergisinde geçtiğimiz hafta yayınlanan bir araştırmada ise, dinozorların ardından memelilerin vücut büyüklüklerinin nasıl bir değişim geçirdiği incelendi (referans). Felisa A. Smith önderliğinde 13 farklı araştırma kurumunda çalışan 20 biyolog, farklı kıtalarda yaşamış bulunan çeşitli memeli takımlarına ait fosil kayıtlarını ele aldılar. Grup, fosillerin vücut ağırlıklarını tahmin ederek bunların zaman içindeki değişimlerini çözümlediler.
Araştırmacılar, 65 milyon yıl öncesinden itibaren memelilerin azami vücut büyüklüklerinin hızla artmaya başladığını gördüler: 15 milyon yıl içinde en ağır türler 10 kilogramdan 1 tona çıkmış, bundan 25 milyon yıl sonra ise 10 tona yaklaşmıştı. Bugün soyu tükenmiş olan Megatherium (dev tembel hayvan) ve mamut gibi türler bu dev memeliler arasındaydı.
Dahası, farklı kıtalarda bağımsız memeli türleri arasında aynı ‘devleşme eğilimi’, aşağı yukarı eşzamanlı yaşanmıştı.
Smith ve ortakları, 65 milyon yıl önce başlayan bu eğilimin 40 milyon yıl içinde zirve yaptıktan sonra durduğunu da tespit ettiler. Yani son 25 milyon yıldır dünyamızda çok sayıda kara memelisi devleşti (örneğin Afrika fili) ancak devleşen yeni türler hiçbir zaman 10-20 ton sınırını geçmediler.
Şimdiye dek yaşamış en büyük ve en ağır kara memelilerinin örnekleri. Paraceratherium (ca. 37-23 Ma), Deinotherium (8,5-2,7 Ma) ve hala varlığını koruyan Afrika fili (Loxodonta africana). Şekildeki en uzun boylu tür ve gergedanların soyu tükenmiş bir akrabası olan Paraceratherium'un ağırlığı 15 tona varıyordu. Öte yandan, bir başka soyu tükenmiş tür olan Deinotherium'un ağırlığı 17 ton civarındaydı. Günümüzde yaşayan bir fil ancak 2 ila 5 ton ağırlığa ulaşabiliyor (şekil: Alison Boyer, Yale Üniversitesi).
Çalışma aynı zamanda, farklı jeolojik dönemlerin ortalama sıcaklıklarını ve her dönemde dünyadaki toplam kara alanını, o dönemde memelilerin azami vücut büyüklükleriyle karşılaştırdı. Örneğin canlılar büyüdükçe yüzey/hacim oranı küçülür; bu nedenle aşırı büyük memeliler sıcak ortamlarda, yüzeylerinden ısı kaybedemedikleri için zorluk çekebilirler. Araştırmacılar, hem ortalama sıcaklığın hem de toplam kara alanının, vücut büyüklüğünü etkilediğini tespit ettiler.
Bu çalışma, dev memelilerin evrimini güdüleyen etkenin, dinozorların boşalttığı ekolojik alanların hızla doldurulması olduğuna işaret ediyor. Devleşme eğiliminin yaklaşık 25 milyon yıl önce durmasını ise, birkaç tonluk dev memelilerin iç (fizyolojik) ve dış (ekolojik) sınırlara dayanmış olmalarıyla açıklayabiliyoruz.
Bahsi birkaç tonluk dev memelilerin bir kısmının, örneğin dev tembel hayvanın, son birkaç onbin yıl içinde avcı-toplayıcı insan gruplarının elinde yok olmuş olması ise ilginç bir ayrıntı. Dev memelilerin yaşam alanları, alet kullanan, hızlı üreyen ve yayılmacı bir türün etkisi altında yeniden kısıtlanmış görünüyor.
Hazırlayan: Mehmet Somel

 

 

Miller-Urey Deneyi ve Harun Yahya'nın Yanılgıları

Miller-Urey Deneyi ve Harun Yahya'nın Yanılgıları 1


Harun Yahya, Evrim Aldatmacası kitabının Evrimin Moleküler Çıkmazı bölümünde Miller-Urey deneyinin başarısız bir deneme ve geçersiz bir deney olduğunu söylüyor. Bu deneyin kendi içinde birçok tutarsızlık içerdiğini, bu sebeple de Evrim Teorisinin bir moleküler çıkmaz içinde olduğunu iddia ediyor. Şimdi hep beraber Harun Yahya’nın bu iddialarını inceleyelim. İlk iddia şöyle (Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, 2005, s. 148):

 

Miller’ın, ilkel dünya koşullarında amino asitlerin kendi kendilerine oluşabileceklerini kanıtlamak amacıyla yaptığı deney birçok yönden tutarsızlık göstermektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1- Miller deneyinde, “soğuk tuzak” (cold trap) isimli bir mekanizma kullanarak amino asitleri oluştukları anda ortamdan izole etmişti. Çünkü aksi takdirde, amino asitleri oluşturan ortamın koşulları, bu molekülleri oluşmalarından hemen sonra imha edecekti.

Halbuki ilkel dünya koşullarında elbette bu çeşit bilinçli düzenekler yoktu. Ve mekanizma olmadan herhangi bir çeşit amino asit elde edilse bile, bu moleküller aynı ortamda hemen parçalanacaklardı. Kimyager Richard Bliss’in belirttiği gibi, “bu soğuk tuzak olmasa, kimyasal ürünler elektrik kaynağı tarafından tahrip edilmiş olacaktı”. 

Nitekim Miller, soğuk tuzak yerleştirmeden yaptığı daha önceki deneylerde tek bir amino asit bile elde edememişti.

116 Richard B. Bliss & Gary E. Parker, Origin of Life, California: 1979, s. 14

Elbette doğada deneylerdeki gibi bilinçli yapılar yoktur. Ama bilinçli yapılar olmaması deneylerdeki işlevi görecek doğal yapılar veya ortamlar olmadığı anlamına gelmez. Nitekim Dr. Ümit Sayın, Dünyada Organik Yaşamın Başlangıcı başlıklı makalesinde bu konuya değiniyor ve şöyle diyor:

Yaratılışçılar, ilk dünya koşullarında amonyak olmadığını, Miller’in ise soğuk tuzak denilen bir yöntemle amino asitleri elde ettiğini, Miller’in koşullarının bilinçli olarak çok yapay hazırlandığını ve sonuçların bilimsel bir sahtekarlık olduğunu söylemektedirler. Öncelikle Miller’in düzeneği tabii ki yapaydır; ama biyokimyada yapay olmayan koşullarda kontrollü deney yapılamaz ki; soğuk tuzak denilen ve reaksiyon ürünlerini soğutan bir düzenek kullanılmış olabilir; ama doğada bunun bir benzerinin var olmadığını söylemek, üstelik de 3.5-4.5 milyar yıl öncesinde gelişen olaylardan çok emin ifadelerle bahsetmek ancak, Yaratılışçılar gibi bilimi ayaklar altına alan, çıkaracakları sonuçlara önceden fikse olmuş insanlarda görülebilen bir düşünce hatasıdır. Örneğin okyanusların tabanlarındaki sıcak su kaynaklarının birden soğuyarak okyanusa karışması bahsedilen “soğuk tuzağı” doğal koşullarda oluşturabilir; doğadaki bugün tahmin edilemeyen pek çok yapı bunu meydana getirebilir. Nitekim, sadece sıcak su kaynaklarında mevcut bu ısının bile sığ okyanus sahillerinde suda çözünmüş amonyum (NH4), metan (CH4), karbon dioksiti (CO2) (veya su yüzeyindeki atmosferdeki gazları da katarak) reaksiyona sokabileceğini gösterir. Organik maddelerin ve ilk yaşamın denizlerdeki, gollerdeki, volkanik ortamlardaki sıcak su kaynaklarının bulunduğu yerde oluştuğu konusunda pek çok fikir de ortaya sürülmüştür.

Görüldüğü gibi doğada bu tip yapılar doğal olarak varolabiliyor. Bu sebeple Harun Yahya’nın Miller-Urey deneyinin geçersiz olduğunu iddia ederken ortaya koyduğu ilk argüman aslında tamamen geçersiz.

Şimdi Harun Yahya’nın kitabındaki ikinci iddiaya geçelim (Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, s. 148-149):

2- Miller’ın deneyinde canlandırmaya çalıştığı ilkel atmosfer ortamı gerçekçi değildi. 1980′li yıllarda bilim adamları ilkel atmosferde, metan ve amonyak yerine azot ve karbondioksit bulunması gerektiği görüşünde birleştiler. Nitekim uzun süren bir sessizlikten sonra Miller’ın kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti. 117 Peki Miller neden bu gazlar konusunda ısrar etmişti? Cevap basitti: Amonyak olmadan, bir amino asitin sentezlenmesi imkansızdı. Kevin Mc Kean, Discover dergisinde yayınladığı makalede bu durumu şöyle anlatıyor:

Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak karıştırarak kopya ettiler… Oysa son çalışmalarda o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır. Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot, karbondioksit ve su buharından oluşması gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin oluşması için amonyak ve metan kadar uygun değildirler. 118

Nitekim Amerikalı bilim adamları J.P. Ferris ve C.T. Chen, karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından oluşan bir karışımla Miller’ın deneyini tekrarladılar ve bir tek molekül amino asit bile elde edemediler. 119

117 Stanley Miller, Molecular Evolution of Life: Current Status of the Prebiotic Synthesis of Small Molecules, 1986, s. 7
118 Kevin Mc Kean, Bilim ve Teknik, Sayı 189, s. 7
119 J. P. Ferris, C. T. Chen, “Photochemistry of Methane, Nitrogen, and Water Mixture As a Model for the Atmosphere of the Primitive Earth”, Journal of American Chemical Society, cilt 97:11, 1975, s. 2964

Miller-Urey deneyinde ilkel atmosfer koşullarını oluşturmak için NH3 ve CH4 -ve bunların yanında H2O (su) ve H2 (hidrojen) de- kullanılmıştı çünkü o zamanlar ilkel atmosferde bu moleküllerin olduğu düşünülüyordu. Ama daha sonraları ilkel atmosferde bu gazların olmadığı anlaşıldı. İlkel atmosferin çoğunlukla CO2 (karbondioksit) ve N2 (nitrojen) ve biraz da CO (karbonmonksit) gazlarından oluştuğu anlaşılmıştır (1, 2, 3, 4). İlkel atmosferle ilgili elde edilen yeni bilgiler ışığında Miller-Urey deneyi birçok kere tekrarlanmış ve CO, CO2, N2 kullanılarak elde edilen sonuçların Miller-Urey deneyindeki gibi CH4 ve NH3 kullanıldığında elde edilen sonuçlarla aynı olduğu görülmüştür (5, 6). Yani bu sonuçlardan anlaşılabileceği gibi Harun Yahya’nın iddia ettiği gibi Amonyak (NH3) olmadan amino asit sentezlenmesi imkansız değildir, tam tersine bunun mümkün olduğu deneylerle kanıtlanmıştır (5, 6). Ayrıca Miller-Urey deneyindeki gibi elektrik boşalması (electric discharge) kullanmak yerine kozmik radyasyon (5) ve yüksek sıcaklık (7) kullanılarak da aynı sonuçlara ulaşılmıştır.

 

Tüm bunların dışında 28 Eylül 1969′da Avusturalya’nın Murchison bölgesine düşen bir göktaşında çoğu dünyada bulunayan 70′in üzerinde amino asit bulunmuştur (8, 9). Sırf bu kanıt bile amino asitlerin evrende doğal sebeplerle kendiliğinden oluşabileceğini göstermektedir.

Ayrıca 2005 yılında Colorado ve Waterloo Üniversitelerindeki bilim adamlarının yaptıkları araştırmalarda ilkel dünya atmosferinde %30′un üzerinde H2 (hidrojen) olduğu sonucuna ulaşıldı (10). Buna göre ilkel atmosfer koşullarının, organik moleküllerin (ve dolayısıyla yaşamın) oluşmasına eskiden düşünülenden çok daha fazla uygun olduğu sonucu ortaya çıkıyor.

Şimdilik bu yazımı burda bitirmek istiyorum. Harun Yahya’nın Miller-Urey deneyi ve sonuçlarıyla ilgili yanılgılarına başka bir yazımda devam edeceğim.


Miller-Urey Deneyi ve Harun Yahya'nın Yanılgıları 2
Harun Yahya’nın Miller-Urey deneyiyle ilgili yanılgılarını incelemeye devam ediyoruz. Harun Yahya iddialarına şöyle devam ediyor (Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, 2005, s. 149):
3- Miller’ın deneyini geçersiz kılan bir diğer önemli nokta da, amino asitlerin oluştuğu öne sürülen dönemde, atmosferde amino asitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta oksijen bulunmasıydı. Miller’in gözardı ettiği bu gerçek, yaşları 3.5 milyar yıl olarak hesaplanan taşlardaki okside olmuş demir ve uranyum birikintileriyle anlaşıldı.120

Oksijen miktarının, bu dönemde evrimcilerin iddia ettiğinin çok üstünde olduğunu gösteren başka bulgular da ortaya çıktı. Araştırmalar, o dönemde dünya yüzeyine evrimcilerin tahminlerinden 10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını ulaştığını gösterdi. Bu yoğun ultraviyolenin atmosferdeki su buharı ve karbondioksiti ayrıştırarak oksijen açığa çıkarması ise kaçınılmazdı.
Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller deneyini tamamen geçersiz kılıyordu. Eğer deneyde oksijen kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak ise azot ve suya dönüşecekti. Diğer taraftan, oksijenin bulunmadığı bir ortamda-henüz ozon tabakası var olmadığından-ultraviyole ışınına doğrudan maruz kalacak olan amino asitlerin hemen parçalanacakları da açıktı. Sonuçta ilkel dünyada oksijenin var olması da, olmaması da amino asitler için yok edici bir ortam demekti.
120 “New Evidence on Evolution of Early Atmosphere and Life”, Bulletin of the American Meteorological Society, cilt 63, Kasım 1982, s. 1328-1330
Dünya üzerinde yaşamın 3.8 milyar yıl önce başladığı düşünülmektedir (1, 2). Önemli olan yaşam başlamadan önceki dönemde atmosferde yeterli miktarda serbest O2 olup olmadığıdır. Bilimsel çevrelerdeki yaygın görüş yaşamın oluşumundan önce atmosferdeki serbest O2 oranının %0.1 veya daha az olduğu yönündedir (3). Zaten 2.5 milyar yıldan yaşlı kayalarda bulunan demir ve uranit miktarlarından da o zamanki atmosferde serbest oksijenin eser miktarda olduğu anlaşılmaktadır (4). Bunların yanında yerkabuğun manto tabakasında yapılan kimyasal incelemeler dünyanın ilk oluşumunda atmosferde oksijen olmadığını göstermektedir (5). Ayrıca güncel bilgilere göre 2.3 milyar yıl öncesine kadar atmosferdeki oksijen miktarının artmadığı da bilinmektedir (3, 6). Atmosferdeki oksijen miktarının fotosentez yapan canlıların evrimleşmesiyle birlikte artmaya başlamıştır. Ayrıca 2.5 milyar civarı yıllık bir kayada oksitlenmemiş Seryum bulunmuştur ki bu yüksek miktarda oksijen içerdiği iddia edilen bir atmosfer koşulunda mümkün değildir (7).
Harun Yahya’nın UV (morötesi) ışınların su buharı ve karbodioksiti ayrıştırarak oksijen açığa çıkarması ile ilgili söyledikleri ise gerçekleri yansıtmamaktadır. İlkel atmosferde yaşamın ortaya çıktığı düşünülen zamanda ozon tabakası zaten vardı. Ozonda, suda ve su buharında bol miktarda oksijen atomları mevcuttu. Ama yukarda da açıkladığım gibi serbest oksijen eser miktardaydı. Miller-Urey deneyinde oluşan yapıların parçalanmasına sebep olacak şey serbest oksijendir, su buharı, ozon veya diğer moleküllerin içindeki oksijen atomları değil. Aynı şekilde UV ışınların amino asitleri hemen parçalayacağı iddiası da gerçekçi değil. Bunun bir sebebi yaşamın ilk olarak okyanusların derinliklerinde jeotermal yarıkların etrafında yani UV ışınlarından uzakta başlamış olduğu düşüncesidir. Ayrıca Dünyaya düşen göktaşlarında bulunan amino asitler, bu düşünceyi geçersiz kılmaya yeterli olacaktır çünkü bu göktaşları hem uzayda hem de atmosfere girdikten sonra ozon tabakasına gelene kadarki bölümde Güneşten gelen UV ışınlarına direk olarak maruz kalmaktadırlar.
Bunların dışında yapılan bazı araştırmalarda UV ışınlarına direk maruz bırakılan RNA ve DNA moleküllerinin azotlu bazlarının, UV ışınlarını absorbe ederek molekülün genel yapısını bozulmasının engellediği görülmüştür (8, 9). Azotlu bazlar UV ışın altında bir anlamda feda edilerek genel yapının korunmasını sağlamaktadır. Ayrıca basit organik maddelerin bulunduğu bir ortam UV ışınlarına maruz bırakıldığında bazı kimyasal bağların koparak yeni bağlar oluşmasına sebep olduğu ve böylece daha kompleks moleküllerin oluştuğu gözlemlenmiştir (10, 11).
Harun Yahya’nın Miller-Urey deneyiyle ilgili son iddiasına da bakalım (Harun Yahya, Evrim Aldatmacası, s. 149-150):
4- Miller deneyinin sonucunda, canlıların yapı ve fonksiyonlarını bozucu özelliklere sahip organik asitlerden de çok miktarda oluşmuştu. Amino asitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal maddelerle aynı ortamda bırakılmaları halinde ise, bunlarla kimyasal reaksiyona girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdı.
Ayrıca deney sonucunda ortaya bol miktarda sağ-elli amino asit çıkmıştı. Bu amino asitlerin varlığı, evrimi kendi mantığı içinde bile çürütüyordu.121 Çünkü sağ-elli amino asitler, canlı yapısında kullanılamayan amino asitlerdi. Sonuç olarak Miller’ın deneyindeki amino asitlerin oluştuğu ortam, canlılık için elverişli değil, aksine ortaya çıkacak işe yarar molekülleri parçalayıcı, yakıcı bir asit karışımı niteliğindeydi.
121 Richard B. Bliss & Gary E. Parker, Origin of Life, California, 1979, s. 25
Miller-Urey deneyinde ortaya çıkan amino asitlerin çoğu Harun Yahya’nın söylediği gibi sağ elli değildir. Stanley Miller, bir röportajda deney sonucunda elde edilen sağ elli (D amino asit) ve sol elli (L amino asit) amino asitlerin sayılarının eşit olduğunu belirtmiştir. Canlılardaki proteinlerin büyük bir bölümünü L amino asitlerden oluşur. D amino asitler bacterilerin hücre duvarların bolca bulunur. Ayrıca Dünyaya düşen göktaşlarında L amino asitlerin D amino asitlere göre daha fazla olduğu görülmektedir (12). Ayrıca oluşan ortamın yıkıcı olduğu gerekçesiyle animoasitlerin kendiliğinden oluşsa bile yok olmaya mahkum olduğu argümanı daha önce de belirtmiş olduğum, uzaydan gelen meteoritlerdeki aminoasitlerin varlığı varlığı karşısında geçersiz hale gelmektedir.
Görüldüğü gibi Harun Yahya’nın ortaya koyduğu iddialar tamamen temelsiz ve gerçek dışıdır. Miller-Urey deneyi üzerinden Evrim Teorisine saldırmaya çalışıyor ama insanlara gerçekleri değil olmasını istediği şeyleri anlatıyor ve insanları bunlara inandırmaya çalışıyor.



Küçülen koyunların sırrı
 
İskoçya'da yapılan bir araştırmaya göre iklim değişimi, yabanıl bir koyun cinsinin küçülmesine yol açıyor.

Soay koyunları
Araştırma, Hirta adasında yaşayan Soay cinsi koyunlar üzerinde yapıldı.

Bilim adamlarına göre artık havalar daha sıcak olduğu için daha minyon yapılı koyunlar hayatta kalabiliyor; bu da cinsin genelinde küçülmeye yol açıyor.

Science dergisinde yer alan makalede, bu durumun evrim ile çevre arasındaki alışverişi gösterdiği belirtiliyor.

Klasik evrim teorisi, yalnızca daha güçlü ve büyük hayvanların hayatta kalmasını öngörüyor.

 

 100 yıl sonra 'cep koyunu' büyüklüğündeki sürülere minik süs köpeklerinin bekçilik ettiği günleri de görür müyüz, bilemem
 
Profesör Tim Coulson

Bilim adamları St Kilda takım adalarındaki Hirta adasında yaşayan Soay koyunlarını 1985'ten beri inceliyor.

Aradan geçen 24 yılda koyunların %5 küçüldüğü, bacaklarının kısalıp, kilolarının azaldığı saptanmış.

Soay cinsi yabanıl koyunların küçüldüğü ilk kez 2007 yılında bildirilmiş, ancak bu ilginç olayın sebebi açıklanamamıştı.

Araştırma ekibinin başkanı olan Londra'daki Imperial College'den Profesör Tim Coulson, koyun ve bitkilerden başka birşey bulunmayan adanın kendileri için "adeta doğal bir laboratuar" olduğunu söyledi.

Son 20 yılda toplanan son derece geniş bir veri tabanı üzerinde çalıştıklarını belirten Profesör Coulson çevresel koşulların, evrimden gelen büyüme eğiliminin önüne geçtiğini belirtti.

Coulson'a göre geçmişte Hirta adasının soğuk kışlarına yalnızca büyük ve sağlıklı olan koyunlar dayanabiliyordu.

Ancak iklim değişimi yüzünden adada daha fazla ay ot bulunmaya başlayınca, daha yavaş büyüyen koyunlar da kışlara dayanabilir hale geldi.

Coulson ayrıca yetişkin koyun nüfusunda sayıları giderek artan küçük koyunların, kendilerine benzer küçük kuzular doğurduğunu söylüyor.

Gelecekte bu eğilimin devam etmesini beklediklerini belirten Coulson "Ama 100 yıl sonra 'cep koyunu' büyüklüğündeki sürülere minik süs köpeklerinin bekçilik ettiği günleri de görür müyüz, bilemem" diye konuştu.


Masallardan fırlamış gibi: Çin'de bir cüce köyü...

12/10/2009 8:16

Yazı Boyutu
Büyük
Küçük

Çin'in Kunming bölgesindeki bu mini köyün sakinleri sadece cüceler. Kunming'deki köyde yaşayabilmenin şartı 129 santimetrenin altında olmak.

Masallardan fırlamış gibi: Çin'de bir cüce köyü...



Masallar diyarını andıran köyde yaşayan 120 kişi ağaç ya da mantar şeklindeki evlerini birer turistik mekâna dönüştürmüş. Kendi polis merkezleri ve itfaiyelerini de kuran cüce köylülerin gelir kaynağı turizm.
Öte yandan birçok engelli hakları savunucusu bu köy fikrinden fazla hoşlanmışa benzemiyor. Savunucular, bu köyün engelliler hakkında kalıplaşmış önyargıları ve engellilere karşı ayrımcılığı beslediğini söylüyor. Cücelerse bu küçük insanlar kentinde yaşamaktan hayli memnun görünüyor. Turistler için dans edip aktiviteler hazırlayarak yaşamlarını kazanan kent sakinleri burada iş imkânı buluyor, kendileriyle aynı durumda olan insanlarla evleniyor ve bir hayat kuruyorlar. Cücelerin köyü, yerli ve yabancı ziyaretçilerin de akınına uğruyor. (Yaşam Servisi)

Cüce dinozorlar adası



 
Rate This


NTV Bilim/ Paleontologlar minyatür boyda dinozor fosillerinin bulunduğu bir ada keşfetti.

Dar bir yaşam alanına sıkışan türlerin zamanla küçüldüğü tezi ilk kez doğrulanmıyor. Daha önce de dünyanın farklı bölgelerinde belirli korunaklı alanlarda minyatür fil, mamut hatta ilk insan fosillerine rastlanmıştı.

Bristol, Bükreş ve Bonn üniversitelerinden uzmanların oluşturduğu araştırma ekibi, Romanya’nın Hateg bölgesinde 65 milyon yıl önce ada olan bir alanda çok sayıda minyatür dinozor fosili keşfetti. ‘Pigme Jurasik Parkı’ olarak nitelendirilen alanda yaşamış dinozorların, anakarada yaşayan kuzenlerine göre sekizde bir oranında daha küçük ebatlı olduğu tespit edildi.

Örneğin adanın sakinlerinden olan Magyarosaurus’un boyu bir atın boyunu geçmezken, anakaradaki kuzeni Argentinosaurus 30 metre boyu ve 80 ton ağırlığıyla yeryüzünde yaşamış en kocaman canlı.

Bulunan fosiller arasında ayrıca, normalde boyu 3 metreyi bulan ördek gagalı Iguanodon’un ‘cüce’ olanlarına da rastlandı.

Crocodylia coll. MCDRD

Karşılaştırmalı örnek olarak Romanya’da bulunan timsah diş fosillerinin boyutları Umman’da bulunan fosil timsah dişlerinden çok daha küçük..

Araştırma ekibinin lideri Prof. Michael Benton, bulunan dinozorların ‘cüceleşme’ sürecini adada mahsur kalmalarına bağladı. Benton şöyle devam etti: “Bugün herkesin bildiği meşhur dinozor türlerinin çopu Kretase (Tebeşir) Dönemi’nin sonlarında yaşamıştı. İlginç olan şu ki, o zamanlar Avrupa’nın doğusu küçük adaların doldurduğu bir denizdi. Dolayısıyla dar yaşam ve beslenme alanı olan bir bölgede yaşayan canlıların evrimsel süreçte şartlara uyum göstererek küçüldüğünü varsayabiliriz”.

Dar bir yaşam alanına sıkışan türlerin zamanla ‘küçüldüğü’ tezi ilk kez doğrulanmıyor. Daha önce de dünyanın farklı bölgelerinde belirli ‘korunaklı’ alanlarda minyatür fil, mamut hatta ilk insan fosillerine rastlanmıştı.

Araştırma, Palaeogreography, Palaeoclimatology, Palaeoecology bülteninde yayımlandı.

9 Kasım 2010

NTV Bilim




 
   
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=