Damaseverlere Merhaba
  EVRİM3
 

  • Gen Tedavisi
kokhucre21 Gen Tedavisi
Hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar, vücut dışında üretilen kimyasal maddeler. İlaçlar belli bir süre etkilerini gösteriyor ve daha sonra vücuttan temizlenerek etkilerini kaybediyorlar. İlaçların, hastalığı tedavi edici etkilerinin yanısıra istenmeyen yan etkileri de olabiliyor. Örneğin yüksek tansiyon hastalığında kullanılan bazı ilaçlar baş ağrısı, ayaklarda şişme veya iktidarsızlık yapabiliyor. Allerji için kullanılan ilaçlar uyku getirebiliyor, bu nedenle bu ilaçları alırken dikkat gerektiren işleri yapmak sakıncalı hale geliyor. Ağrı kesicilerin büyük bir kısmı uzun süre alındığında mide şikayetlerine yol açabiliyor veya böbreklerin çalı şmasını bozabiliyor. Son yıllarda üzerinde çok fazla çalışılan konu “gen tedavisi”.
Gen tedavisinde amaç, gerekli kimyasal maddeyi vücut dışarısından vermektense, vücudun gereksinim duyduğu maddeyi (proteini) sağlıklı şekilde kendisinin üretmesini sağlamak. Gen tedavisi çalışmaları son 10 yıl içerisinde büyük hız kazandı. Bu tedavi şekli kanserlerin, mikrobik hastalı kların ve genetik bozukluklara bağlı hastalıkların tedavisinde umut ışığı. Hücrelerin çoğalması ve yaşam süresi bir dizi genin kontrolü altında. Örneğin, hücre bölünmesini kontrol eden p53 gibi bazı baskılayıcı genler çalışmayı nca hücreler kontrolsüz olarak çoğalıyor. Bunun sonucunda kanser oluşuyor. Hücrelere sağlıklı genler aktararak veya bozukluğu olan gene müdahale ederek bu genlerin normal çalışması sağlanırsa hücreler normal bölünme sürecine giriyor ve programlanan süre sonunda hücre ölüyor. Bu hastalı klara ek olarak kalp, karaciğer ve böbrek gibi çeşitli organ yetmezliklerinde de gen tedavisi uygulanabilecek. Gen tedavisinde hedef, hasta hücredeki veya organdaki bozukluğu hücrelerin genetik yapısını değiştirerek düzeltmek. Bozuk olan genin yerini alacak olan normal genin, hücrelere bir şekilde ulaştırılması gerekiyor. Bunu başarmanın çeşitli yolları var. Bunlardan ilki, gerekli gen veya genleri virüsler içerisine yerleştirerek vücuda vermek. Birçok virüs hücre içerisine girdikten sonra genetik şifresini hücrenin genetik şifresine entegre ederek etkisini gösteriyor. Örneğin Herpes virüsü sinir hücrelerine girerek DNA’sını hücrenin DNA’sına ekliyor. Virüs DNA’sı hücrenin DNA’sına entegre olarak sessiz kalıyor. Soğuk algınlığı, stres, yorgunluk gibi vücut direncinin azaldığı durumlarda virüs DNA’sı aktif hale geçiyor. Bunun sonucunda dudaklarda uçuk veya ciltte yaralar oluşturabiliyor. Ancak virüslerin bu özelliğinden faydalanmak da mümkün. Vücuda zarar vermesi engellenmiş olan virüslerin kendi genetik şifresi çıkartılarak içerisine istenilen gen yerleştirilebiliyor. Daha sonra bu virüsler kişiye damar yoluyla verilip belirli hücrelerin içerisine girmeleri sağlanıyor. Hücreye girdikten sonra virüs, içerisindeki geni hücre çekirdeğine aktarıyor. Hücre çekirdeğine giren gen, hücrenin kendi genetik yapısına bağlanarak sanki hücrenin orijinal geni gibi görev yapmaya başlıyor. Genetik mühendisliği teknolojisi şeker hastalığının tedavisinde de kullanılıyor. Pankreas bezinde bulunan beta hücrelerinde insülin hormonunu kodlayan genin normal yapıda olmaması veya bu hücrelerin yok olması insülin hormonu üretimini engelliyor. İnsülin hormonunun yeterince üretilmemesi de şeker hastalığına yol açıyor. İnsülin, kanda şeker düzeyini ayarlayan bir hormon. Yemeklerden sonra yükselen kan şekerini hücre içine depolayarak kan şekerinin normal düzeye gelmesini sağlıyor. Eğer bu hormon yeteri kadar salgı lanmazsa kan şekeri yükselerek vücut için zararlı bir düzeye geliyor. Bu da zaman içerisinde böbrek ve kalp hastalıklarına, görme bozukluğuna yol açıyor. Tedavi edilmediği zaman şeker hastalığı insan hayatını kısaltıyor. fieker hastalığının tedavisinde diyet veya ağızdan alınan kan şekerini düşürücü ilaçlar yararlı olmazsa insülin hormonu enjekte etmek gerekiyor. İlaç olarak kullanılacak miktarlarda insülini insan vücudundan elde etmek oldukça zor. Bol miktarda insülin hormonunun üretilmesinde gen teknolojisi kullanılıyor. Normal insülin geni değişik yöntemlerle bakterilere aktarılarak insan insülininin bakteriler tarafından üretilmesi sağlanıyor. Böylece kültürlerde üretilen bakterilerden bol miktarda insülin elde etmek mümkün oluyor. Virüsleri kullanarak yapılan gen tedavisinin bazı dezavantajları da var. Gerekli geni taşıyan virüsler, genellikle hızlı bölünen hücrelere daha çabuk girebiliyorlar. Beyin gibi çok az bölünmeye uğrayan hücrelere girmeleriyse daha zor. Virüsleri kullanmak yerine, genleri organik kürecik veya keselerin içine yerleştirerek vücuda vermek de mümkün. Bu kesecikler kan damarlarısisteiçinde yol alarak hedef hücrelere ulaşıyorlar. Hedef hücrenin duvarına yapıştı ktan sonra kesecik hücre tarafından yutuluyor. Hücre içinde kese duvarı yıkılarak genetik şifre serbest kalıyor ve hücrenin DNA’sına entegre oluyor. Hücre DNA’sına entegre olan sağlıklı gen çalışmaya başladıktan sonra hücrede eksik veya hatalı olan molekülü üretmeye başlıyor.
kokhucre22 Gen Tedavisi
Gen tedavisinde kullanılan en yeni teknoloji, programlanmış hücreler. Bu teknikte, vücuda verilmesi istenilen gen ilk olarak hücre içerisine yerleştiriliyor. Bunun için virüsler veya mikrokesecikler kullanılıyor. İstenilen gen hücreye yerleştirildikten sonra bu hücreler kültürlerde çoğaltılıyor; belli bir sayıya ulaştıktan sonra da vücuda veriliyorlar. Bu hücreler belirlenen bölgelere yerleşerek gerekli maddenin üretimine başlıyorlar. Bu yöntemde hücreyi istenildiği gibi programlamak ve kontrol etmek mümkün. Programlanan hücredeki gen vücuda verildikten sonra gerektiğinde aktif hale geçebiliyor. Bu yöntemde, kişiden alınan bağ dokusu, beyaz kan hücresi gibi çeşitli hücreler kullanılabiliyor. Genetik yapısı değiştirildikten sonra kas içerisine verilen kas hücreleri buradaki diğer kas hücrelerine yapışarak görev yapıyorlar. Bu hücreler sadece kas hastalıklarının tedavisinde değil, sinir sisteminin çeşitli hastalıkları nda ve kanserlerde de kullanılabilir. Kültürlerde çok sayıda bölünmeye uğrayan, çoğaltılması kolay olan ve istenilen hücre türüne dönüştürülen kök hücreler, son yıllarda gen tedavisinde kullanılıyorlar. Halen ABD’de yapılan hücre programlama ve gen tedavisi çalışmalarının üçte birinde kök hücreler kullanılıyor. Vücut dışında programlanan kök hücrelerle birçok hastalığı tedavi etmek mümkün. Bu yöntemin en çok çalışıldığı konular kanser ve genetik hastalıkların tedavisi. Kök hücrelerin en büyük avantajı kendilerini sürekli yenileyebilmeleri. Böylece, programlanmış olan diğer hücreleri defalarca hastaya vermek yerine kök hücrelerin bir kez verilmesi mümkün oluyor. Bu çalışmalarda halen en sık kullanılan kök hücreler, kan kök hücreleri. Gerek yeni doğan bebeklerden gerekse erişkinlerden en kolay elde edilen kök hücreler bunlar. Programlanan kan kök hücreleri vücuda verildiğinde çeşitli yerlere giderek buralara yerleşiyor. Bunların başında kemik iliği, karaciğer, dalak ve lenf bezecikleri geliyor. Bu nedenle, özellikle kan ve karaciğer hastalıkları nın tedavisinde kan kök hücreleri önemli. Programlanan kök hücreler organ nakillerinde, nakledilen organın reddedilmesini engellemek için de kullanılabiliyorlar. Herhangi bir organ nakledildiğ inde kişinin kan hücreleri bu organı tanımlamaya çalışıyorlar. Eğer kişinin hücre duvarındaki moleküller ile nakledilen organdaki moleküller uyum sağlamazsa hücreler alarm durumuna geçiyor ve organa karşı savaş başlatılıyor. Alarm durumundaki hücrelerde birçok gen aktif hale geçerek çeşitli kimyasal maddeler salgılıyor. Yabancı organı n tespit edilmesiyle başlatılan bu savaş organın tahrip edilmesiyle sonuçlanıyor. Hücre yüzeyinde bulunan ve yabancı organı tanıyan moleküller veya yabancı organa karşı salgılanan maddeler, hücredeki bir dizi gen tarafı ndan kodlanıyor. Kan hücrelerindeki bu genler devre dışı bırakılırsa, yani iptal edilirse yabancı organa karşı savaş başlatı lamıyor. Kişiden alınan kan kök hücrelerindeki genetik yapıyı istenilen şekilde düzenlemek mümkün. Nakledilen organa karşı savaşı yöneten genler baskılanabiliyor veya yapısı değiştirilebiliyor. Genler devre dışı bırakıldıktan sonra bu kök hücreler tekrar kişiye veriliyor. Genetik şifresi istenilen doğrultuda değiştirilmiş olan kan kök hücreleri kemik iliğine yerleşiyor ve burada her çeşit kan hücresini üretmeye başlıyorlar. Yeni oluşan kan hücreleri, kök hücredeki değiştirilmiş genetik yapı yı taşıdıkları için nakledilen organa karşı duyarsı z kalıyorlar. Böylece organa karşı savaş başlatılamıyor ve nakledilen organ reddedilmiyor. Gen tedavileri halen deney aşamasında. İnsanlarda yapılan yeni bir çalışmada başarılı sonuçlar alındı. Genetik bir bozukluğa bağlı olarak bağışıklı k sistemi zayıf olan çocuklarda gen tedavisi olumlu yanıt verdi. Bağışıklık sistemindeki bozukluğa neden olan gen düzeltilerek kemik iliğine geri verildi ve çocukların çoğunda bağışıklık sistemi güçlendi. Ancak, genetik şifredeki bozukluğa bağlı hastalıklarda bir grup hücredeki genin normal hale getirilmesi yeterli olmuyor. Düzeltilen genin kalı cı olabilmesi için bu hücrelerin hiç yaşlanmadan sürekli yeni hücreler oluşturabilmeleri gerekiyor. Bu da embriyonel kök hücrelerle mümkün. Virüsler kullanılarak istenilen gen, kök hücreye yerleştirilebiliyor. Böylece, kök hücre kullanılarak bozuk olan gen, kaynağında düzeltilebiliyor. Bozuk geni taşıyan hücreler zamanla öldükçe yerlerine sağlam genetik yapıyı taşıyan hücreler üretiliyor. Bu yöntemle, kanser, kalp ve karaciğer hastalıklarının yanı sıra birçok genetik hastalık düzeltilebilecek.
Yapay Genomun Kısa Öyküsü
Geçtiğimiz ay J. Craig Venter Enstitüsü tarafından açıklanan, tamamen yapay olarak sentezlenmiş bir genom tarafından kontrol edilen ilk bakteri hücresi olan Synthia geleceğimizi değiştirebilir.
Dr. Betül Kacar Arslan, Georgia Teknoloji Enstitusu, doktora sonrasi arastirmalarini surduruyor.
J. Craig Venter Enstitüsü 15 yılı aşkın süredir sentetik biyoloji alanında çalışıyor. Enstitü başkanı Dr. Craig Venter’ i bu sene onuncu yıldönümünü kutladığımız “ İnsan Genomu Projesi”nden tanıyoruz. Venter’ın işe genomlardan başlaması şaşırtıcı değil. Çünkü genomlar canlıları tanımlayan, hücrenin sahip olduğu kalıtsal bilgileri taşıyan yönetici yapılardir. Hücrelerimize ait bütün bilgiler,genom üzerine dizili genler tarafından kodlanir. Bu bağlamda genomu, bir rosetta taşına benzetebiliriz. Oyle ki, üzerinde bulunan gizemli kodlar hücreler tarafından manalı bir dile çevrilerek organizmanın kendi varlığını sürdürebilmesi için gerekli şekilde kullanılır. Dolayısıyla, bir bilgisayara girilen ve çıktısı alınan kodlar gibi işleyen hücrelerimize, sahip olmalarını istediğimiz kodlari genomları aracılığı ile girerek,istediğimiz sonucu elde etmemiz teorik olarak mümkün.
Synthia ile Tanışalım
Venter’ın Synthia adını verdiği ve yapay genomla varlığını sürdüren bakteri bu bağlamda büyük önem taşıyor. Eğer hücreler girdi/çıktı algoritması ile işlevlerini sürdürüyorsa, neden hücrenin kodlarını bir bakıma “hack”leyerek, istediğimiz reaksiyonları yürütecek bir organizmaya sahip olmayalım? Heyecan verici olduğu kadar ürkütücü olan yöntem, sınırların hayal gücü tarafından belirleneceği yapay yaşamın kapılarını açıyor.
15 sene önce “Genetik bilgiyi taşıyan DNA parçalarını nasıl birleştirip genom haline getirebiliriz? Bu materyali bir organizmadan diğer organizmaya nasıl aktarabiliriz?” sorularına cevap bulmak isteyen Venter, işe M. mycoides bakterisine ait, doğruluğundan emin olunan bir genom dizisi ile başladı. 1.080 baz çifti uzunluğunda, birbirleriyle örtüşebilen 1.078 DNA parçasını sentezleyen ekip üç aşamalı bir strateji belirledi. İlk aşamada 10 kaset kullanılarak 110 adet 10.000 baz çifti sentezlendi. İkinci aşamada bu 10.000 baz çiftlerinden 10’ar adet alınarak 11 adet 200.000 baz çifti uzunluğunda DNA parçası oluşturuldu. Son aşamadaysa 11 DNA parçası bir araya getirilerek maya hücrelerine aktarıldı. Bu şekilde maya hücresi, yapay bir genoma sahip oldu.
Daha sonra bakteri genomu taşıyan maya hücrelerinden izole edilen yapay genom, bu kez de M. capriculum adındaki alıcı bakteri hücresine aktarıldı. Bakteri, bu yapay genom üzerinde kodlu proteinleri üretmeye başladı. Sentetik genoma “JCVI buradaydi” filigran ibaresini yerleştiren araştırmacılar, iki günün sonunda sadece sentetik DNA taşıyan bakterilerin büyüdüğünü gözlemledi. Burada önemli nokta, genomu değiştirilen bakterinin davranışsal özelliklerinin de tamamen değişmesi. Şimdiye kadar kuramsal olarak bilinen genotipik özelliklerin fenotipik özelliklere etkisi, bu şekilde kanıtlanmış oldu.
------------------------------------------------------
2007
Mycoplasma mycoides bakterisinin genomu, Mycoplasma capricolum’a nakledildi.
Neden önemli?
DNA’nın yazılım gibi çalıştığı ve hücrenin fenotip özelliklerini belirlediği gösterilmiş oldu.
2008
Mycoplasma genitalium JCVI-1.0 genomu kimyasal olarak sentezlendi ve maya hücrelerine klonlandı.
Neden önemli?
Organizmalara ait genomların laboratuvar ortamında elde edilebileceği, başka organizmalara aktarılabileceği gösterildi.
2009
Maya hücresine ait modifiye edilmiş genom, bakteri hücrelerine aktarıldı.
Neden önemli?
Bir canlıdan diğerine DNA aktarımı yapılabileceği bir kez daha kanıtlandı.
2010
Mycoplasma mycoides JCVI-syn1.0 genomu yapay olarak sentezlenip Mycoplasma capricolum hücresine aktarılarak kendi kendini yenileyebilen yeni bir bakteri oluşturuldu.
Neden önemli?
Bu calışma, kendini yenileyebilen yapay genomların alıcı hücreye aktarılıp yaşatılabileceğini gösteren ilk örnek. Bu şekilde, istediğimiz türde genom tasarlayıp, istediğimiz etkileşimleri gösteren bir organizmayı laboratuvar ortamında oluşturmak mümkün.

------------------------------------------------------
En Uzun Yoldaki İlk Adım
Hücredeki bilgileri taşıyan, kısacası hücreyi hücre yapan genomu yapay olarak sentezleyerek, birbirinden farklı organizmalara aktarmak Venter’ın çalışmasındaki başarılardan sadece biri. Sentezlenen genom, aslında doğada var olan bir bakteriye ait.
Bu araştırmadan elde edilenlerin çok daha ayrıntılı çalışılacağı ve farklı alanlarda uygulanacağına şüphe yok.
Venter, işin en zor kısmı atlatmış ve bir yöntem oturtmuş durumda. Artık istediğimiz bir organizmanın milyonlarca büyüklükteki genomunu kimyasal olarak sentezleyebiliyor ve başka bir organizmaya aktarabiliyoruz. Canlıları “kendi kendini kopyalayabilen sistemler” olarak tanımlayan bilim, artık kendisine aktarılan herhangi bir genomu kopyalayarak fonksiyonunu sürdürebilen canlıları oluşturma noktasına geldiyse, bundan sonra sorulacak soru “ne tür bir genoma ve ne tür özelliklere sahip bir canlı yaratmak istiyoruz?” olacak.
Yapay Devrime Doğru
19. yüzyılın başında deney tüpünde kimyasal reaksiyon gerçekleştirmenin etik boyutları tartışılıyordu. Aynı yüzyılda Wöhler, amonyum siyanat kimyasalından üre sentezleyerek organik kimyayı sihir olmaktan çıkarmış, bir bilim dalına dönüştürmüştü.
21. yüzyılın başında, benzer bir kırılma noktası olan yapay DNA var karşımızda. Henüz elli sene önce tanımlanan DNA’dan günümüze çok yol aldık. Sentetik DNA ile oluşturulan yapay organizmalar bu yoldaki bir dönüm noktasıdır. Yapay hayatın etik boyutu, çoğu insanın kafasını kurcalıyor. Modern fiziğin gelişimini atom bombasıyla taçlandıran bir geçmişe sahip insanlık için bu korkular yersiz değil. İnsanlığın sonunu getirecek bir başka ırkın üretileceğini düşünüp endişelenmek için henüz erkense de, yapay olarak tasarlanabilecek organizmaların uzun vadede sağlayacağı katkılar göz önüne alınırsa bunun devrimsel bir buluş olduğu ortada. Yapay canlılar, ilk aşamada biyoyakıtlarda, çevresel kirleticilerin ve atık suların bakteriler tarafından temizlenmesinde ve 24 saatten kısa sürede aşı hazırlanmasında kullanılabilir. Kanser gibi çok çeşitli ve yaygın bir hastalığa bir çözüm getirememiş olmamızın sebebi hücrelerde neler olduğunu henüz tam olarak bilmiyor olmamız ise, kendi ellerimizle hazırladığımız, bir nevi ciğerini bildiğimiz bir hücrenin içerisinde olup bitenleri test etmek kanser tedavisi araştırmaları için yararlı olmayacak mıdır? Sentetik olarak kanserli bir organizma yaratıp, organizma içerisinde neler meydana geldiğini daha iyi gözlemlemek bizler için artık hayal değil. Insanoğlunun keşfetme ve öğrenme arzusu sayesinde sentetik biyoloji, diğer bütün bilim dalları gibi bilim kurgu ile gercek arasindaki farkı azaltıyorken bizlerin de şunu hiç bir zaman unutmaması gerekir: bilim en başta insanlık için vardır.
------------------------------------------------------
Beş maddede yapay genom
1) Tasarım
Hazırda var olan bir genomun DNA dizilimleri elde edilir. Yapay genomun sahip olması istenen özellikler tasarlanır.
2) Sentez
Başka bir genom taslak olarak kullanılarak sentez gerçekleştirilir. Milyon baz çiftinden oluşan genom parçalara ayrılarak sentezlenir.
3) Yapım ve Aktarım
Kendisini kopyalayabilen canlı hücreler, cansız hücrelerden ayrıştırılır. DNA rekombinasyon teknolojisi kullanılarak yapay genom hedef organizmaya aktarılır.
4) Onay
Aktarımın gerçekleşip gerçekleşmediği test edilirken birinci basamakta yapay genoma yerleştirilen özgün dizilimler incelenir. Genom dizilimi, “genom sıralayıcı” cihazlarla onaylanır.
5) Tanım
Kendi kendini kopyalayıp coğalabilen bu yeni organizmanın özellikleri tanımlanır; hücre kullanıma hazırdır.

------------------------------------------------------
Kaynaklar:
(C. Lartigue et al. Genome transplantation in bacteria: changing one species to another.Science, 2007 317(5838):632-8)
(D. Gibson et al. Complete chemical synthesis, assembly, and cloning of a Mycoplasma genitalium genome.
Science, 2008 319(5867):1215-2)
(C. Lartigue et al. Creating bacterial strains from genomes that have been cloned and engineered in yeast. Science, 2009 25;325(5948):1693-6)
(D. Gibson et al. Creation of a Bacterial Cell Controlled by a Chemically Synthesized Genome.Science Express, 2010)
*NTV Bilim'in Temmuz sayısında yayınlanmıştır.
 
Site çalışkanının notu: Yapay genom taşıyan hücre araştırmasını okurken, bu konunun bir tarafında da yaşamın patentlenmesi arayışları olduğu atlanmamalıdır. Mehmet Somel ve Tutku Aykanat NTV Bilim'deki yazısından bir bölüm aktrararak bitirelim. "Craig Venter'in Celera Genomics şirketi 1990'ların sonunda insan genomunu dizilemek ve patentlemek için üniversitelerle yarışa girdi, ancak akademinin insan genomunu daha erken yayımlaması ve dönemin ABD başkanı Bill Clinton'ın DNA dizisinin patentlenemeyeceğini söylemesi üzerine, şirket hak iddialarını geri çekti. Craig Venter şu sıralar genomu laboratuvarda birleştirilmiş ilk canlı olan Mycobacterium laboratorium'un patentini almak için uğraşırken konuyu yeni bir boyuta taşıdı. Şirketler sadece genler üzerinde değil, canlılar üzerinde de hak iddia eder oldular. Oysa bilimsel bilginin üretimi ne bir kişinin tek başına sahiplenebileceği, ne de belli bir ulus ya da zümrenin hak iddia edebileceği bir uğraştır. Bİlimsel bilgi tüm insanlığın süregelen uğraşları sonucu oluşmuştur ve tüm insanlığa aittir."



Yapay canlı devrimi!
Bilim adamları, 40 milyon dolar harcanan 15 yıllık bir araştırmanın ardından laboratuvarda canlı hücre yaratmayı başardı. Ancak bilim dünyası ise endişeli... Yapay canlıyı üreten uzmanlar, Tanrı’nın rolüne soyunmakla suçlanıyor Uzmanlara göre ‘Synthia’ adı verilen sentetik bakteri, çok güçlü bir biyolojik silah üretiminin yolunu açabilir ya da çalışmalardaki en küçük bir hata bile milyonları yeryüzünden silecek korkunç bir salgına neden olabilir...
22 Mayıs 2010

Yapay canlı devrimi!
DIŞ HABERLER SERVİSİ
ABD’li bilim insanları, dünyada ilk kez insan yapımı DNA kullanarak laboratuvar ortamında canlı bir hücre yaratmayı başardı. Doğada var olmayan, özelleştirilmiş organizmaların geliştirilmesinin önünü açan ve biyolojik mühendislikte devrim yaratan bu sentetik bakteriye “Synthia” adı verildi. 

Görülmemiş yeni bir yaşam
Milyarder biyolog ve girişimci Craig Venter ve ekibi, araştırmaları kapsamında, içeriğinde 850 gen bulunan bir DNA kodunu sentezleyerek alıcı bakterinin içine enjekte etti. Bunun sonucunda biri doğal, biri yapay DNA taşıyan iki hücre oluştu. Deney esnasında kullanılan antibiyotikler, doğal DNA taşıyan bakteriyi yok etti ve geriye sadece yapay DNA taşıyan bakteri kaldı. Birkaç saat içinde, alıcı bakteriye dair tüm izler silindi ve yapay DNA’lı hücreler çoğaldı. Böylece ortaya, daha önce hiç görülmemiş yeni bir yaşam çıktı.
Dr. Venter, 15 yıl süren ve yaklaşık 40 milyon dolar harcanan çalışması için, “Artık sadece hayal gücümüz tarafından sınırlanabileceğimiz yeni bir çağa giriyoruz” diye konuştu. Ancak bu gelişme, bilim çevrelerince genel olarak sert tepkilerle karşılandı. 

Pandora’nın kutusu
Massachusetts
Teknoloji Enstitüsü’nden sosyal bilim adamı Kenneth Oye, uzun vadede faydaları ve riskleri bilinmeyen bu adımı, karanlıkta ateş etmeye benzetti. Sentetik biyoloji üzerine yapılan çalışmaları takip eden teknoloji izleme örgütü ETC de, bu durumu “Pandora’nın kutusu” olarak nitelendirerek, deneyi “korkutucu” bulduklarını açıkladı.
İnsan Genetiği Uyarısı örgütünden Dr. David King de Dr. Venter’ı “Tanrı rolüne soyunmakla” suçladı. Dr. King, “Esas tehlike, bilim insanlarının doğayı kontrol etmeye çalışan dizginlenemez hırsları, pek çok insanın deyişiyle Tanrı’yı oynamaya kalkışmaları” diye konuştu.


Peki nasıl kullanılacak?
Söz konusu dev bilimsel adım aracılığıyla, ileride aşı ve ilaç yapımı için özel mikroplar üretilebileceği, karbondioksidi hidrokarbon biyoyakıtlara dönüştürebilecek algler yapılabileceği düşünülüyor. Ayrıca, bu yeni teknolojiyle birlikte karbondioksidi ve zehirli atıkları temizleyebilecek çevre dostu böcekler de geliştirilebilmesi bekleniyor.

Bilim - korku
Bilim dünyasını ve etik çevreleri ayağa kaldıran gelişme, başrolde
Will Smith’in oynadığı ve laboratuvar yapımı ölümcül bir virüsten etkilenmeden hayatta kalan son insanı canlandırdığı “Ben Efsaneyim” (I Am Legend) filmini anımsattı. Yapay yaşama dair ortaya atılan endişe verici teorilerin bazıları şunlar:
- Herkesi öldürebilecek güçte bir
biyolojik silah üretiminin yolunu açabilir.
- En küçük hata, milyonları yeryüzünden silecek korkunç bir salgına neden olabilir.
 -Doğanın dengesi geri döndürülemez bir şekilde bozulabilir.
-Laboratuvar üretimi canlılar, gelecekte doğanın kurallarına ‘uymayabilir’.


NASA: Dünya dışı yaşamın izini bulduk
ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) için çalışan bilim insanı Richard Hoover, uzayda yaşamın olduğuna ortaya koyan bulgular elde ettiğini açıkladı.
Ankara- Hoover, Dünya’ya düşen gök taşlarının içinde çok küçük “uzaylı böceklerin” izine rastladığını belirtti.

Astrobiyoloji uzmanı Hoover, Dünya’ya düşen en eski meteorların içinde, oksijen varlığında fotosentez yapabilen bakterilere benzerlik gösteren mikroskobik fosiller tespit etti.

NASA’nın Alabama eyaletinde bulunan Marshall uzay uçuş merkezinde yaptığı araştırmada, Hoover, elde ettiği fosillerin bazı özelliklerinin İspanya’nın Ebro Havzası’dan bulunan Titanospirillum velox adındaki bakteriye benzerlik gösterdiğini ifade etti.

 

Bilinen en eski fosiller


Hoover, çalışması kapsamında Güneş Sistemi’ndeki en eski gök taşları olduğuna inanılan üç örnekten elde ettiği parçaları inceledi. Sonuç olarak, gök taşlarındaki fosillerin, gök taşları Dünya’ya düştükten sonra ortaya çıkmadığını gördü.

Cosmology dergisinde yayımlanacak araştırmada, fosillerde nitrojenin çok az bulunduğunu, ancak Dünya’da yaşamın oluşabilmesi için nitrojenin temel elementlerden biri olduğuna dikkat çekildi.

Harvard-Smithsonian Astrofizik Merkezi’nden Rudy Schild, “Elde edilen bulgular hayatın her yerde var olduğunu ve Dünya’daki yaşamın başka bir yerden gelmiş olabileceğini gösteriyor” dedi.

Schild, “araştırma üzerinde her türlü görüşün ortaya konması için” 100 bilim insanını yeni bulgular üzerinde değerlendirmede bulunmaya çağırdı.

Cosmology dergisinde yer alacak araştırma, yarın yayımlanacak.

 

Bu ilk bulgu değil


Hoover’ın araştırması, Dünya’daki yaşamın uzaydan gelen mikroorganizmalar tarafından başladığı teorisini yeniden güçlendirdi.

En son 1996 yılında, bir diğer NASA araştırmacısı David McKay, Antarktika’da bulunan bir gök taşında Dünya dışı yaşamın izine rastladığını söylemişti.

Söz konusu gök taşı, 1984 yılında bulunmuş ve Kızıl Gezegen Mars’tan geldiği anlaşılmıştı.
6 Mart 2011


http://www.agnostik.org/13033-sadece-uc-nesilde-evrim.htm

Sadece üç nesilde evrim

Okyanusta yaşayan bir iskorpit türü, sadece 3 nesil boyunca iklim değişikliklerine uyum sağlamış.
İngiliz "Proceedings of the Royal Society B" dergisinde yer alan bir araştırma, bir balık türünün diğer türlere nazaran iklim değişikliğine daha çabuk uyum sağlayabildiğini ortaya koydu.
Sadece üç nesilde evrim
bu makaleyi oylayın
   
Araştırmayı yöneten genetikçi Rowan Barrett, "Yaptığımız deneyler sırasında, okyanusta yakaladığımız iskorpitlerin üç nesilde ciddi iklim değişikliğine çok çabuk uyum sağladığını tespit ettik" diye konuştu.

Diğer türlerde bu kadar hızlı bir evrime rastlamadıklarını belirten Barret, "Araştırmamız bazı türlerin çok çabuk iklim değişikliğine uyum sağlayabildiğini gösteren ilk araştırmadır" dedi.

Barret'e göre, deney sırasında, Kanadalı ve Avrupalı bilimadamları iskorpitleri sıcaklığını kademe kademe düşürdükleri su dolu havuza bıraktılar.


Üç yıl iskorpitleri izlediklerini kaydeden Barret, her nesil iskorpitin değişen su sıcaklığına uyum sağladığını bildirdi.

"Yalnız, bu uyum sağlayabilme yetisi bizi yanıltmamalı" diye konuşan Barret, "Çünkü, deney boyunca iskorpitlerin yüzde 95'i üç yıl içinde öldü ve sadece yüzde 5'i soğuğa karşı dayanıklılık geliştirip hayata kalmayı başarabildi" dedi.

Barret, "Bu durum gösteriyor ki, hızlı bir evrim olumsuz sonuçlara da yol açabilir, bütün bir türü dayanıksız hale getirebilir" diye konuştu. Barret, bu araştırmaların sonucu bazı türlerin diğer türlere nazaran çabuk evrimleşip, iklim değişikliğine uyum sağlayabildiğini gösterdiğini kaydetti.

Soğuk iklime dayanıklığın yanı sıra sıcak iklime dayanıklığın da araştırılması gerektiğinin altını çizen Barret, gelecek on yıl içinde dünyada hava sıcaklığının birkaç derece artacağını ve aşırı sıcak ve soğuk hava dalgalarının birbirini izleyeceğini belirtti.

Başka türlerin de iklim değişikliğine olan uyumlarının araştırılması gerektiğini belirten Barret, "Böylece insanın nasıl dayanacağı konusunda da bir fikir edinebiliriz" diye konuştu.


Bir milyar yaşındaki yaşam formu bulundu!

Posted on 14/04/2011 by Kozmopolit Aydınlar

0


 
Rate This


Araştırmacılar evrimin en önemli anahtarını bulduklarını düşünüyorlar.

Bir milyar yaşındaki yaşam formu bulundu!

İskoçya’da bulunan ve bir milyar yaşında olduğu düşünülen yaşam formunun fosili, evrimin en önemli anahtarı olabilir.
Araştırmacılar, Torridon Gölü’nün civarındaki kayalarda buldukları iyi korunmuş organizma kalıntılarının, bir milyar yıl önce gölün dibinde yaşadıklarını açıkladılar.
Bu organizmaların, tek hücreli bakteriden, daha karmaşık hücre yapılarına, fotosentez ve üreme işlevlerine sahip hücrelere sahip canlılara dönüşüm sürecinin anahtarı olduğu düşünülüyor.
Oxford Üniversitesi’nden Profesör Martin Brasier, “Bu fosiller, göllerde yaşayan karmaşık hücreli canlıların bir milyar yıl önce ortaya çıktıklarını gösteriyor, düşünülenden çok daha önce” diyor.
Fosillerde bulunan canlılar, bakteriyel atalarının aksine çekirdek içeren ve fotosentezi mümkün kılan yapıda oldukları ortaya çıktı. Ayrıca evrim sürecini hızlandıran üreme sürecinin de bu canlılarda bulunduğu belirlendi.
Uzmanlar bu canlıların yeşil su yosunlarına ve bitkilere evrimleştiklerini söylüyorlar.

Kaynak:

Milliyet.com







Assateague Adası
 
Assateague Adası, Virginia ve Maryland ABD doğu kıyısı açıklarında yer alan bir adadır.
ABD de yaşıyan vahşi atlardan bazıları bu adaya yüzerek gelmişler fakat adanın kötü yaşam koşulları yüzünden doğal seçilime uğramışlardır.Burada yaşıyan atların hepsi vahşi midillilerdir evrim düşmanlarının söylediklerinin aksine
Darvinizm artık bilimsel bir gerçektir



Dünyanın en küçük atı Guinness'e girdi

Dünyanın en küçük atı Guinness'e girdi

 

Güncelleme:27 Aralık 2006 14:39

ABD'de bir çiftlikte doğan Thumbelina, 43 santimetre boyuyla dünyanın en küçük atı olarak Guinness rekorlar kitabına girdi.

5 yaşındaki kısrak bundan daha fazla büyümeyecek. Minyatür gösteri atı yetiştiren çiftlikte dünyaya gelen Thumbelina bir kovanın üzerinden bile zorla atlayabiliyor.

 





BUGÜNE KADAR GÖRÜLEN EN BÜYÜK AHTAPOT!

Bugüne dek görülen en büyük ahtapotlardan biri, Avustralya'da tenha bir kıyıya vurdu, uzmanlar bu nadir bulunan derin okyanus canlısını görmek için sıraya girdi.
12 Temmuz 2007 Perşembe 11:46
Bilim insanları incelemek için ana gövdesi 2 m., boyu 8 m. olan dev ahtapottan parçalar aldı. Dev ahtapotların boyu 10 metreye kadar uzayabiliyor, ağırlığı da 275 kilogramı geçiyor. Tazmanya Adası'nda bulunan bu yaratığın ağırlığıysa 250 kilogram. Hayvanlar âleminin en geniş gözlerine (voleybol topu büyüklüğünde) sahip olan dev ahtapotlar genellikle okyanusun 200-700 metre derininde yaşıyor.




Mamutları yeniden yaratma deneyi
Mamutlar yeniden yeryüzünde gezinebilir mi? Bu soruya yanıt arayan Japon araştırmacılar, donmuş mamut spermleri kullanarak suni döllenme yoluyla yavru doğurtmayı amaçlıyor.
 
 
ASSOCIATED PRESS
Güncelleme: 21:01 TSİ 18 Ağustos 2006 Cuma

WASHINGTON - Japon uzmanlar, soyu tükenmiş mamutların kalıntılarından elde edilecek spermlerle suni döllenme yoluyla mamutları yeniden canlandırmayı düşünüyor. Projenin donmuş fareler spermleriyle yapılan ilk etap deneylerinde başarı elde edilmesi bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Araştırma ekibinin başkanı Dr. Atsuo Ogura, Sibirya’da yaşamış mamutların donmuş kalıntılarından sperm işlevi görebilecek dokuların kurtarılması halinde, aynı deneyin mamutların akrabası olan yaşayan hayvanlar üzerinde deneneceğini belirtti.

 

 

Sibirya’da havanın soğukluğu sayesinde mamut kalıntılarının bugüne dek korunmuş olması hiç de düşük bir ihtimal değil. Uygun donmuş sperm çıkarılması halinde ise, çiftleştirme için ilk aday mamutların akrabası olan filler olacak.

 

Rusya'nın Yakutsk kentindeki müzede özel dondurucuda duran 10 bin yıllık mamut kafası.

Ancak bazı bilim insanları, Ogura’nın iddialı deneyi için uygun koşullarda saklanmış donmuş sperm bulamayacağını dile getiriyor. Örneğin, University of Tennessee uzmanı Peter Mazur ise, yeryüzündeki mamutların bulunduğu ortamların kullanılabilir donmuş sperm çıkarılabilmesi yeterli soğuklukta olmadığını, binyıllar içinde DNA’larının kimyasal çürümeye maruz kalmış olabileceğini vurguluyor.

DOĞRU ANNE ADAYI SORUNU
Arizona State University uzmanı Douglas E. Chandler ise, kullanılabilir spermin bulunması halinde de, buna uygun anne adayının saptanmasının ciddi bir sorun olacağının altını çiziyor. Chandler’a göre, fil yumurtası kullanılsa dahi doğacak yavrunun bir mamut olmayacağını, fil ile mamut arasında bir hidrid olarak nitelenebileceğini vurguluyor. “Gerçek bir mamut istiyorsak, dölleyecek mamut yumurtası da bulmamız gerekecek” diyen Chandler, tek yolun mevcut akrabaların soyu tükenmiş hayvana göre mutasyona uğratılması olduğunu dile getiriyor.

Kaynak: Makalenin orijinali Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanmıştır.

NTVMSNBC'den alıntıdır. 

Melez embriyo: Canavar mı yoksa tıpta bir devrim mi?

Kök hücre tedavisi için insan ve hayvan embriyolarının karıştırılıp ‘hibrid embriyo’ üretilmesine, İngiliz Avam Kamarası onay verdi Pek çok hastalığın tedavi yolunu açacağı belirtilen uygulamaya başta Katolik Kilisesi olmak üzere bazı muhafazakâr çevreler muhalefet ediyor..

İngiltere’de bilim alanında reform niteliğinde değişiklikleri kapsayan ‘İnsan Döllenmesi ve Embriyoloji Yasası’ önceki akşam parlamentoda 355′e 129 oyla kabul edildi. Yasadaki en büyük yenilik ise kök hücre araştırmaları için insan ve hayvan embriyolarının karışımıyla üretilen hibrid embriyolar… Parlamentonun alt kanadı olan Avam Kamarası’ndan geçen yasa tasarısının önümüzdeki günlerde görüşüleceği Lordlar Kamarası’nda da kabul edilmesi gerekiyor. Değişiklikler, Kraliçe’nin de imzalamasıyla kanun olarak yürürlüğe girebilecek. Yöntemin pek çok hastalığa umut olması bekleniyor. Ancak parlamentoda muhalif milletvekilleri, bunun ileride klonlamaya kapı açacağını söyleyerek tasarıya karşı çıktı. Katolik milletvekillerinin bazıları da yasa tasarısının bazı bölümlerinden rahatsız olduklarını açıkladı.

2 LİDERİN ÖZÜRLÜ ÇOCUKLARI
İnsan Döllenmesi ve Embriyoloji Yasası en son 1990′da parlamentoda tartışılarak bazı değişiklikler yapılmış, ancak asıl büyük değişiklikler, o zamandan bu yana tartışılmanın ötesine geçmemişti. Tasarıların şimdi tartışılmasında, parlamentodaki iki büyük partinin liderinin çocuklarının özürlü olması da etkili oldu. 2 yaşındaki oğlu James Fraser ‘kistik fibroz’ hastası olan Başbakan Gordon Brown, yapılacak kök hücre araştırmalarının, benzer durumdaki aileler için bir tedavi umudu olacağına inandığını açıkladı.

UZUN SÜREDİR ÇALIŞIYORLARDI
Muhafazkârların lideri David Cameron ise, “Epilepsi ve beyin felci olan 2 yaşında bir oğlum var. Ona bakınca nasıl acı çektiğini görüyorum. Bu yöntemle Frankenştayn canavarlar üretilmiyor. Bir inekten bir yumurta alınarak, insan DNA’sı enjekte ediliyor ve sadece 14 gün tutuluyor” dedi. İngiliz bilim adamları, yasayla izin verilmemesine rağmen insan ve inek genlerinin karışımı olan bir embriyo üretimi üzerinde uzun zamandan bu yana çalışıyorlardı.



Melez İnsan Embriyolarına İngiltere'den Yeşil Işık
 
Melez İnsan Embriyolarına İngiltere'den Yeşil Işık

Kök hücre çalışmaları için hayvan yumurtalarını insan hücreleriyle birleştirmek isteyen bilim insanlarına yeşil ışık yakıldı. Yetkililer, bu tarz çalışmalara sıklıkla endişe ve eleştiriyle yaklaşan halkın, çalışmaların Alzheimer ve Parkinson gibi hastalıkların tedavisinde kullanılacağını duyduklarında biraz daha ılımlı hale geldiklerini belirtiyorlar. Araştırmacılar, kök hücre çalışmalarında şimdiye kadar insan hücreleriyle sınırlı kalmak durumundaydı. Ancak, insan hücreleriyle çalışılırken sayı ve kalite sıkıntısının yanında etik zorluklarla da mücadele etmek zorunda kalıyorlardı. Bu sıkıntı ve zorlukların farkında olan İngiltere İnsan Kısırlık ve Embriyoloji Birliği yetkilileri, insan-hayvan melezi embriyoların üretimini konusunda prensipte fikir birliğine vardılar. Birlik, %99 insan, %1 hayvan bileşimine izin verecek. Birliğe ilk başvuru, Londra ve Newcastle Üniversitelerinden geldi. İnek yumurtalarını insan hücreleriyle döllemeyi planlayan araştırmacılar, kök hücre elde etmek için geliştirecekleri embriyoları 14 gün sonra yok edecekler. Birliğin kararına tepkiler sürerken, tıp bilimciler kök hücre araştırmalarının geleceği ve ilerleyebilmesi için böyle bir çalışma seçeneğinin yararlı olacağını düşünüyorlar.

Derleyen: Deniz Candaş
Haber Tarihi: 5 Eylül 2007
Kaynak: http://news.bbc.co.uk/2/hi/health/6978384.stm




Kaliforniya Berkeley Üniversitesi tarafından hazırlanan Understanding Evolution sitesi, Evrim Çalışkanları tarafından Türkçe'ye kazandırılmıştır.

 

<< önceki | sonraki >>

Nicholas Steno’nun günümüze kadar ulaşan köpekbalığı çizimi(solda) ve fosil köpekbalığı dişi(sağda). Steno fosil dişin bir zamanlar yaşamış olan bir köpekbalığına ait olduğunu açıklayarak önemli bir iş başarmıştı.

Fosil Kanıtları

Fosil kayıtları geçmişin fotoğraflarıdır. Birleştirildiklerinde 4 milyar yıllık evrimsel değişimin bir panoramasını sunarlar. Bu panoramanın bazı kısımları kararmış ya da kaybolmuş olabilir ancak fosil kanıtı açık bir şekilde göstermektedir ki yaşam oldukça eski tarihlerden beri varolagelmiştir ve zaman içerisinde değişmiştir.

Erken Fosil Keşifleri

17. yüzyılda Danimarkalı bilim insanı Nicholas Steno, köpekbalığı dişleri ile dil taşları adı verilen kayalar arasındaki benzerliğe dikkat çekerek bilim dünyasını sarstı. Bu, fosillerin geçmişin kayıtları olduğunu anladığımız ilk andı.

İki yüzyıl sonra Mary Ann Mantell rasgele bir diş buldu ve bunu eşine gösterdi. Eşi Gideon Mantell ilk bakışta elindekinin büyük bir iguana olduğunu düşündü, ancak daha sonra bunun İguanodon adı verilen bir dinozorun dişi olduğu anlaşıldı. Bu keşif bize, fosillerini bulduğumuz canlıların pek çoğunun artık dünyada var olmadığı mesajını güçlü bir biçimde veriyor.

Fosillerden elde edilen diğer ipuçları

Bugün fosilleri doğal karşılıyor olabiliriz, ancak onlardan yeni şeyler öğrenmeye devam ediyoruz. Her yeni fosil bize canlı yaşamın tarihini daha iyi anlamamızı sağlayan yeni ipuçları veriyor ve evrimsel öykümüz konusundaki soruları yanıtlamamıza yardımcı oluyor. Aşağıdaki örneklerde olduğu gibi:

Ammobite1.gif

Etkileşim Belirtileri

Sağdaki resimde görülen ammonit fosilinde, bazı bilim insanlarınca mosasaura, yani ammonitle aynı dönemde yaşamış bir çeşit avcı deniz sürüngenine, ait ısırık izleri olarak yorumlanan delikler görülüyor. Ammonitteki hasar mosasaurun çene ve diş yapısının tipine ve gücüne uygunluk gösteriyor. Bazı bilim insanları ise bu hasarın sebebinin mosasaura yapışan limpetler (yani deniz salyangozları) olabileceğini düşünüyor. Araştırmacılar bu hipotezlerin doğruluğunu değerlendirmek amacıyla ammonit fosillerini inceledikleri gibi limpet fosillerini ve limpetlerin davranışlarını da inceliyorlar.

 

Thinsection.gif

Hücresel düzeyde ipuçları

Fosiller kadim hayvanların büyüme örüntüleri ile ilgili bilgiler de verir. Yandaki resimde henüz erginliğe erişmemiş perde ayaklı bir dinozor olan Maiasaura’nın uyluk kemiğinin kesiti görülüyor. Beyaz boşluklar bize kemik boyunca uzanan birçok kan damarı olduğunu gösteriyor, buradan da anlıyoruz ki bu kemik hızlı büyüyen bir kemik. Resmin ortasındaki siyah dalgalı yatay hat ise bir büyüme çizgisi, bu çizgi de bize hayvanın büyümesindeki mevsimsel bir duraklamayı gösteriyor.

 

 

Pigfoot.png

Canlılar vücutlarında geçmişlerine dair birçok iz taşırlar. Bu izlerin varlığını en iyi şekilde evrim açıklıyor.

  • Domuzların, sığırların, geyiklerin ve köpeklerin de içinde olduğu pek çok hayvan "arka tırnak" olarak adlandırılan küçülmüş ve işlevini kaybetmiş parmaklara sahiptir. Domuz sadece üçüncü ve dördüncü parmakları üzerinde durmaktadır; birinci parmağı tamamen ortadan kaybolmuş, ikinci ve beşinci parmakları ise körelmiştir. Körelmiş yapıların varlığı en iyi şekilde evrim sayesinde açığa kavuşuyor. Körelmiş parmaklar "daha fazla sayıda parmağa sahip ortak ata"nın kalıntılarıdır.

 




KÖKENDEŞLİKLER

Evrim kuramı ortak atalardan türemiş akraba canlıların benzerlikler taşıması gerektiğini öngörür. Akrabalığa bağlı benzer karakterlere kökendeşlik denir. Kökendeşlikler değişik canlıların anatomileri karşılaştırılarak, hücresel benzerlikler ve farklılıklar gözlenerek, embriyolojik gelişimler değerlendirilerek ve körelmiş yapılara bakılarak ortaya çıkarılabilir.

Aşağıda gördüğünüz bitkilerin yaprakları aşina olduğumuz “normal” yapraklardan oldukça farklıdır.

Homology.png

Hepsinin birbirinden farklı şekilleri ve görevleri olmasına rağmen, yapraklar ortak atadan türemiş kökendeş yapılardır. İbrik bitkisi ile Venüs böcekkapanı, yapraklarını böcekleri tuzağa düşürmek ve sindirmek için kullanırlar. Atatürk çiçeğinin parlak kırmızı yaprakları taç yapraklarına benzer. Kaktüsün yaprakları ise küçük dikenlere dönüşerek su kaybını azaltır ve bitkiyi otçul hayvanlardan korur.

Kökendeşliğin bir başka örneği ise dörtayaklıların (bacaklı omurgalılar) ön üyeleridir (kollar, kanatlar vs...).

Transition lobe.png

Kurbağalar, kuşlar, tavşanlar ve kertenkeleler gibi tüm dörtayaklılar yaşam biçimlerine uygun farklı ön üyelere sahiptir. Ancak bu farklı ön üyelerin hepsi ortak bir kemik grubuna sahiptir: humerus (ön kol ile omuz ekleminin arasındaki uzun kol kemiği), radius (ön kol kemiği) ve ulna (ön kolun iç tarafındaki uzun kemik). Bu kemikler nesli tükenmiş ortak ataları olan Eusthenopteron fosillerindeki kemiklerin aynısıdır.

 

  • İnsanların (ve kuyruksuz maymunların) göğüs kafeslerinin genişliği derinliğinden daha büyüktür ve bu kafesin arkasında uzanan yassı omuz kemikleri vardır. Bunun nedeni kuyruksuz maymunlar gibi bizim de kollarıyla ağaçlara tutunarak durabilen bir atadan türememizdir. Öte yandan maymunlar ve diğer dörtayaklılar farklı bir hareket yeteneğine sahiptir. Dörtayaklıların göğüs kafesleri dar ve derindir; omuz kemikleri ise arkaya değil yana uzanır.

Chest compar.png

  • Hoatzin kuşları, aynı bazı tavuklar ve devekuşları gibi, kanat uçlarında tırnaklara sahiptir. Bu durum, kuşların atalarının tırnaklı ellere sahip olduğu gerçeğini işaret eder.

Claws.png

 



Kökendeşlikler: Karşılaştırmalı Anatomi

Birbiriyle yakın akraba olan canlılar anatomik benzerlikler taşırlar. Bazen benzerlikler oldukça açıktır: Krokodiller ve Amerika timsahları arasında olduğu gibi. Ancak bazen bu benzerlikleri bulmak oldukça büyük çaplı bir araştırmayı gerektirebilir.

Dörtayaklı İskeletinin Değişimi

Balinalar ve sinek kuşları ortak bir atadan kalıtımla aktarılmış dörtayaklı iskeletine sahiptir. Vücutları milyonlarca yıl boyunca doğal seçilim yoluyla değişmiş, bazı kısımları kaybolmuş; sonuç olarak her biri kendi yaşam biçimlerine göre uyarlanmıştır. İlk görüşte bu hayvanlar birbirlerinden çok farklıdır, ancak aralarındaki ilişkiyi göstermek oldukça kolaydır. Zaman içinde kaybolmuş kemikler dışında, birinde bulunan hemen her kemiğin diğer hayvanın iskeletinde bir karşılığı vardır.

Whale hummer.png

 


Kökendeşlikler: Gelişim Biyolojisi

Canlıların embriyolojik gelişimlerini incelemek, günümüzdeki canlıların evrimine dair ipuçları sağlar. Gelişimin bazı evrelerinde canlılar atasal özelliklerini tamamen ya da kısmen taşırlar.

Yılanların ataları ayaklıdır.

Günümüzdeki yılanların bazı türleri, gelişimlerinin erken dönemlerinde arka bacak çıkıntılarına sahiptir. Ancak gelişim sürecinde bu çıkıntılar kaybolur ve yetişkin yılanlar ayaksız hale gelirler. Arka bacak çıkıntıları bulunan yılan fosilleri ile birlikte ele alındığında; yılanların gelişim evrelerini incelemek, bu canlıların üyelere (yani kol ve bacaklara) sahip bir atadan türediği hipotezini destekler.

Pachyparalimb2.jpg

Snakelimb2.png

Yukarıda solda görülen Kretase döneminde yaşamış Pachyrhachis problematicus fosili açık bir şekilde arka ayaklara sahiptir. Sağdaki çizim Pachyrhachis'in leğen ve arka bacak kemiklerini göstermektedir.

 

Baleen balinalarının atalarının dişleri vardır.

Dişli balinalar tam takım dişlere sahiptir. Baleen balinalarının ise sadece fetal (cenin halindeki) hayatlarının erken dönemlerinde dişleri vardır, bu dişler doğumdan önce kaybolur. Fetal baleen balinalardaki dişlerin konumu, bu balinaların dişli balinalar ve diğer memelilerle ortak ataları hakkında kanıt sağlar. Ayrıca fosillerden gelen kanıtlar, baleen balinalarının en erken biçimi olduğu düşünülen ve Oregon’da bulunan Oligosen dönemi[1] balinası Aeiocetus’un tam takım dişlerle doğduğuna da işaret ediyor.

Aetiocetus skull2.png

[1] Oligosen: günümüzden 34-23 milyon yil önceki yaklaşık 10 milyon yıllık jeolojik devir.



Kökendeşlikler: Hücresel / Moleküler Kanıt

Tüm canlılar temelde birbirlerine benzer. Hücresel ve moleküler düzeyde canlılar belirgin biçimde benzerlikler göstermektedir. Bu temel benzerlikler evrim kuramı sayesinde kolayca açıklanabilir: Dünyadaki yaşam ortak bir atadan köken alır.

Hücresel Düzey

Tüm canlılar hücrelerden oluşur. Hücreler ise içlerinde genetik malzemeyi, proteinleri, yağları, karbonhidratları, tuzları ve diğer maddeleri taşıyan; su ile doldurulmuş ve zarlarla çevrilmiş yapılardır. Canlı hücrelerin büyük çoğunluğu proteinlerden oluşan yapı taşları ve haberciler üretmek için ihtiyaç duydukları enerjiyi şekerlerden sağlar. Aşağıda gösterilen tipik hayvan ve bitki hücreleri arasındaki benzerliklere dikkat edin: Sadece üç yapı hücrelerden birine özeldir.

Cells.png

Moleküler Düzey

Farklı türler anatomik kökendeşliklere sahip oldukları gibi genetik kökendeşliklere de sahiptir. Örneğin yuvarlak solucanlar ile insanların genlerinin %25’i ortaktır. Bu ortak genler her iki türde birbirinden çok hafif farklılıklar gösterebilir, bununla birlikte aralarındaki çarpıcı benzerlikler onların ortak kökenini ortaya koyar. Aslında DNA kodunun kendisi de dünya üzerindeki canlı yaşamı ortak ataya bağlayan bir kökendeşliktir. DNA ve RNA tüm canlıların planını oluşturan dört bazlı basit bir koda sahiptir. Bu genetik malzemeyi bir canlıdan diğerine aktarırsak, alıcı hücre bu malzemenin kendisine ait olup olmadığına bakmaksızın verdiği emirlere uyar.

Yaşamın bu özelliği, yeryüzündeki canlıların aynı temele sahip olduğunu gösterir, bu durum aynı zamanda genetik mühendisliği çalışmalarının günümüzdeki temelini oluşturur.

 

     


ALINTI

http://evrimianlamak.org/e/Ana_Sayfa

 

DARWİN VE EVRİM Kozmopolit Aydınlar

Evrim ve Evrim Kuramı Hakkında Temel Bilgiler

Ara Geçiş Formu Örnekleri

Posted on 24/02/2011 by Kozmopolit Aydınlar

0

 

 
Rate This

Konuya başlarken “ara geçiş formu” yerine “geçiş formu” denmesini daha çok yeğlediğimi belirtmek isterim. Ancak daha yaygın bir kullanım olduğu için “ara geçiş formu”, başlık olarak kullanılmıştır. Yine de bu kullanımların ölümcül bir hata olmadığını belirtmek isterim.

Geçiş formu denilen şey aslında taksonomik ihtiyaçlar çerçevesinde yapılmış yapay bir ayrımdır. Yani doğada gelmiş ve geçmiş her canlı başlı başına varolmuş ve bir nihai amaç doğrultusunda evrilmiş değildir. Temel olarak söylemek gerekirse, sınıflandırmada, iki ana tür arasındaki geçiş dönemine ait canlılara ait fosil kayıtlarını işaret etmektedir. Elbetteki bu iki ana tür uzun dönem varlıklarını, üremelerini sürdürebilen verimli türleri ifade etmektedir.

Günümüzde bu geçiş formlarını özellikle yaratılışçılar kolay kolay anlamamaktadırlar. Bunun için Richard Dawkins’den şu alıntı, konuyu biraz açıklığa kavuşturacaktır sanırım;

 

“Bu insanların ara-form olmadığının düşünmesinin nedeni ara-formun neye benzeyeceği ile ilgili çok garip bir fikre sahip olmalarından kaynaklanıyor. Bebek bir timsal ile yer sincabını gösterip: “Timsahlarla sincaplar arasında bir ara geçiş formu yoktur.” diyorlar. İyi de niye sincapla timsah arasında ara-form olsun ki? Sanıyorlar ki modern bir hayvanı ve diğer bir modern hayvanı alacaksınız ve bir çeşit ikisinin ortasını bulacaksınız. (…) Aslında ara geçiş formu diye birşey yoktur, çünkü bulacağınız her fosil bir şeyle başka bir şey arasında bir “şey” olacaktır zaten.”

Yani her canlı zaten geçiş formu olmaya mahkumdur. Örneğin ilerde insanlar başlı başına farklı bir tür haline gelince, günümüz insanı (homo sapiens sapiens) ile ilerdeki olacak olan insan arasındaki geçiş formu bu bahsi geçen iki ana tür arası dönemde yaşayan canlılar olacaklardır. Yani yaşayan ve yaşamış her canlı bir geçiş formdur.

Bu bağlamda yine Richar Dawkins’den bir alıntı yapmakta fayda var;

 

 

“Yaradılışçılar, fosil kayıtlarını pek severler, çünkü birbirlerine sürekli “fosil kayıtlarında birsürü boşluk var” mantrasını tekrar tekrar söylemeleri öğütlenmiştir. “Bana ara formları göster!” derler. Bu “boşlukların” evrimciler için utanç kaynağı olduğunu çok ama çok büyük bir keyifle hayal ederler. Bırakın elimizde halihazırda inanılmaz sayıda bulunan ve evrimsel tarihi belgeleyen (üstelik aralarında harikulade ara formların bulunduğu) fosilleri, aslına bakılırsa, herhangi bir fosili bulabildiğimiz için bile şanslıyız. Kazabileceğimiz zengin fosil madenlerine sahip olmamız tam anlamıyla bir ikramiye ve her geçen gün daha da fazla fosil keşfediliyor. Fakat elbette herşeye rağmen boşluklar var ve yaradılışçılar o boşluklara hastalıklı bir sevgi duyuyor.

Fosil kayıtlarında neden bir maybağa yok? Eh, çünkü elbette maymunlar kurbağalardan gelmiyor. Aklı başında hiçbir evrimci şimdiye kadar böyle birşeyi veya tavukların timsahtan geldiğini söylemedi. Maymunlar ve kurbağaların, hiçbirine benzemeyen bir ortak atası var. Milyonlarca tür hayvanın her biri diğeriyle ortak bir ataya sahip. Eğer evrimi kavrayışınız bir maybağa ya da timsavuk görmemiz gerektiğini düşünecek kadar çarpıksa, köpekomatezlerin ve filpanzelerin olmamasını da çılgıncasına ironik buluyor olmalısınız. Günümüzdeki hiçbir tür diğer bir çağdaş türden türemedi(yakın zamandaki türleşmeleri saymazsak).”

 

Şimdi de somut örneklerin zamanıdır;

Archaeopteryx

 

148-150 milyon yıl önce yaşamış olan ve Darwin’in “Türlerin Kökeni” nin yayınlanmasından 2 yıl sonra bulunmuş olan (1861) dinazorlarla kuşlar arasında yer alan bir ara form örneğidir. Türe ait toplam 11 tane fosil bulunmuştur.

Küçük theropod dinazorlarla, kuşlarla olduğundan daha fazla ortak özelliği olmasına rağmen evrim karşıtları tarafından ısrarla nesli tükenmiş bir kuş olarak algılanmaktadır. Dinazorlara benzer keskin dişleri, 3 tırnaklı pençeleri, uzun kemikli bir kuyruğu, öldürücü pençe adı da verilen ikinci ayak parmağı ve birçok başka iskeletssel benzerlikleri vardır. Ama bunun yanında uçuş tüyleri de vardır, bu nedenle kuş ile dinazor arası bir canlıdır.

Nature’ın 2010 Mayıs ayı sayısında yayınlanan makalede, Archaeopteryx’in fosilleşmiş kanatlarında, bazı kimyasal maddelerin izlerinin bulunduğu bildirildi. Uzmanlar bu maddelerin varlığının, dinozorlarla kuşlar arasındaki evrimsel bağa yeni bir kanıt oluşturduğu kanısında. Amerikan Bilimler Akademisi (PNAS) dergisinde yayımlanan araştırma, Amerikalı ve İngiliz paleontologların, 19. yüzyılda ortaya çıkarılan 150 milyon yıllık Archaepteryx fosilinde, Archaepteryx’in kanatlarından gelen kimyasal maddelerin izlerine rastladıklarını belirtiyor.

Araştırmaya göre paleontologlar, ilkel kuşun fosilleşmiş kemiklerinde çinko, bakır ve modern kuşların kanadında da bulunan az miktarda fosfor ve kükürt tespit etti. Bilim adamları, fosfor ve kükürdün kuşların sağlığı için gerekli olduğunu, çinko ve bakırın da kuşların besinlerinin içinde yer aldığını belirtiyor. Bu maddelerin Archaeopteryx fosilinde bulunmasının, evrim zincirinde bu ilkel kuşla dinozorlar arasındaki bağı kanıtladığı ifade ediliyor. Fosilin ABD’nin California eyaletindeki Stanford üniversitesinde X ışınlarına tabi tutulduğunu söyleyen ve araştırmayı kaleme alan Dr. Roy Wogelius, “Bugüne dek, hep kuşlarla dinozorlar arasındaki fiziksel bağdan söz ediyorduk, şimdi de aralarında kimyasal bağ bulduk” diye konuştu.

Odontochelys semitestacea
Çin’de bulunan 220 milyon yıllık sucul bir kaplumbağadır.

Ancak günümüz kaplumbağalarının aksine dişleri vardır, kaburgaları düz ve geniştir, kuyruğu çok daha uzundur ancak hepsinden ilginci yarım kabuğu vardır; karnı plastron adı verilen ve modern deniz kaplumbağalarınınkine benzeyen bir kabukla kaplıdır. Fakat kabuğun karapaks adı verilen sırt kısmından yoksundur. Yani yarım kabuklu bir kaplumbağadır ve mükemmel bir ara form örneğidir.

Tiktaalik Rosae
375 milyon yıl önce yaşamış, ilk fosil 2004′te Kanada’da bulunmuştur. Balıktan kara canlısına, yani tetrapod (4 ayaklı) canlılara geçişi temsil eden örneklerden biridir.

Tiktaalik hem ilkel balıklarla, hem de ilk tetrapodlarla ortak özellikler taşır. İlk bakışta, balıklarla ortak özellikleri dikkat çeker: Yüzgeçler, solungaçlar, pullar gibi.Ama aynı zamanda tıpkı timsahlarda olduğu gibi kafası yassıdır ve gözleri kafasının üzerindedir, omuzları kafatasına bağlı değildir, böylece boynunu çevirebilir, ki bu da balıklarda olmayan bir özelliktir. Ayrıca karada solunuma yardımcı olmayı ve vücudu destekelemeye yarayan ve de ilk tetrapodlarda görülen kaburgalara sahiptir.

Tiktaalik’in karada yürüyüp yürüyemediğine dair farklı görüşler olsa da, genel kabul gören görüş; bir amfibiyen gibi yürüyemediği, hayatını daha çok sığ sularda geçirdiği, zaman zaman da ön uzuvlarıyla karaya sürünerek çıkıp avlanıp suya geri girdiği yönündedir.

Ambulocetus
“Yürüyen balina” da denilen Ambulocetus, balina evriminde temel bir ara form örneğidir. 49-50 milyon yıl önce yaşamıştır. Balinaların, kara canlılarından evrimleştiğine dair bir geçiş formudur.

3 metrelik bir memeli timsaha benzetilebilecek olan bu canlı, arka ayakları karada yürümektense yüzmeye daha elverişli olduğu için açıkça bir amfibiyendi. Tıpkı balinalar gibi sırtını dikine hareket ettirerek yüzerdi. Dişlerinden yapılan kimyasal çalışmalara göre tatlı ve tuzlu su arasında geçiş yapabilme özelliği vardı. Dış kulağa sahip değildi, karada avını bulmak için kafasını yere dayıyor olabilirdi. Bilim adamları Ambulocetus’u ilkel bir balina olarak kabul eder çünkü onlarla aynı sucul adaptasyonlara sahiptir: Suyun altında yutkunmasına yarayan bir burnu ve su altında işitmeye yarayan, balinalarınkine benzer periyotik kemikleri vardır. Ayrıca dişleri de ilkel cetaceanlara benzer. Not: cetacean = memeli deniz hayvanları

Ayrıca balina evriminde şu türler de sayılmalıdır: Indohyus, Basilosaurus, Dorudon , Zeuglodon

Anchiornis huxleyi
Anchiornis huxleyi’nin özellikle ayak civarının bol tüylü oluşu, evrime yeni bakış açısı getirmiştir. Araştırmacılara göre, ön ve arka ayakların alt kısımlarıyla kuyruktaki tüyler, dört kanat ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Ancak büyük tüyler, sonraki kuş evrimi sırasında daha da büyürken, arka kanatların tüyleri küçülüp kaybolur.

Fosildeki tüye rengini veren melanozom pigmentlerinin incelenmesi sonucunda, bütün hayat döngüsü boyunca bu canlının aldığı renkler ortaya çıkarılabildi ve böylece, Anchiornis huxleyi, aynı zamanda rengini kesin olarak belirleyebildiğimiz ilk mezozoik dinazor örneği de olmuş oldu.

Dinazorlardan kuşa evrim konusunda önemli bir buluştur, aynı zamanda tüyün evrimine dair de oldukça önemli veriler sağlamıştır.

—–
Yazmaya kalksak aslında bütün bilinen fosiller birer geçiş formudur, evrimin yavaş yavaş ve birikerek ilerlemesine birer kanıttır ama insanlar daha çarpıcı örnekler arıyor genelde.

Merak edenler veya evrim konusunda şüphesi olanlar, aşağıdaki listeden araştırmaya başlayabilirler:

Balıktan amfibiyene:
Paleoniscoids ,Osteolepis, Acanthostega, Ichthyostega, Eusthenopteron, Tiktaalik, Sterropterygion, Panderichthys, Eryops, Elpistostege, Obruchevichthys, Hynerpeton , Tulerpeton, Labyrinthodonts ,Lungfish (ciğer balığı)

Amfibiyenden sürüngene:
Proterogyrinus, Limnoscelis, Tseajaia, Solenodonsaurus, Hylonomus, Paleothyris, Seymouria

Sürüngenden memeliye:
Paleothyris, Protoclepsydrops haplous, Clepsydrops, Archaeothyris, Varanops, Haptodus, Dimetrodon, Sphenacodon, Biarmosuchia, Procynosuchus, Dvinia, Thrinaxodon, Cynognathus, Diademodon, Probelesodon, Probainognathus, Exaeretodon, Oligokyphus, Kayentatherium, Pachygenelus, Diarthrognathus, Adelobasileus cromptoni, Sinoconodon, Kuehneotherium, Morganucodon, Eozostrodon, Morganucodon, Haldanodon, Peramus, Endotherium, Kielantherium, Aegialodon, Steropodon galmani, Vincelestes neuquenianus, Pariadens kirklandi, Kennalestes, Asioryctes, Cimolestes, Procerberus, Gypsonictops

Dinazordan kuşa:
Allosaurus, Coelophysis, Compsognathus, Eoraptor, Epidendrosaurus, Herrerasaurus, Ceratosaurus, Allosaurus, Compsognathus, Sinosauropteryx, Protarchaeopteryx, Caudipteryx, Velociraptor, Deinonychus, Oviraptor, Sinovenator, Beipiaosaurus, Lisboasaurus, Sinornithosaurus, Microraptor , Archaeopteryx , Rahonavis, Confuciusornis, Sinornis, Patagopteryx, Ambiortus, Hesperornis, Apsaravis, Ichthyornis, Columba

—–
Bu aşamadan sonra yaşayan ve aslında bir tür olan ancak yine de ara geçiş formu olarak nitelendirilebilen canlılara bakmakta fayda var. Bunlar bir anlamda yaratılışçıların görmeyi umdukları “garip canlılar” olarak nitelendirilebilir. Farklı türlerin özelliklerini taşıyan ve günümüzde soyları tükenme tehlikesi altında bulunan canlı türleridir.

Tree Kangaroo

(Ağaç kangurusu)

Ajolote

(Ayaklı yılanlar)

Fire Ant

(Ateş karıncası)

Axolotl

(Ambystoma mexicanum)

Jerboa

(Cırboğa)

Okapi

Platypus

(Ornitorenk)

Quagga

(Nesli tükenmiştir. Fotoğraf Londra hayvanat bahçesinde çekilmiş ve 1870′den kalmıştır)

 

Trionychidae-

Soft shelled turtle

(Yumuşak kabuklu kaplumbağa)

 

Solpugid (Sun Spider)

(10 bacaklı gibi görünse de öndeki çift dokunaçtır, her örümcek gibi 8 bacağı vardır)

 

Tapir

Tapir




25/9/2006

16. Homo Sapiens Neanderthalensis

 

 

Feldhofer, Neanderthal 1, Homo sapiens neanderthalensis

 



 

http://www.talkorigins.org/faqs/homs/feldhofer.jpg

 

1856 yılında Johann Fuhlrott tarafından Almanya'nın neander vadisinde Feldhofer mağarasında bulunmuştur. Buluntu, kafatası başlığı, ama kemikleri, leğen kemiğinin bir kısmı, bazı kaburgalar ve bazı kol ve omuz kemiklerinden oluşmuştur. Sol alt kol kemiği yaşam süresinde kırılmış, ve bu nedenle sol kolu sağ koluna göre daha kısa kalmıştır. Fuhlrott bunun ilkel bir insan oldugunu farketmiş, ama Rudolf Virchow tarafından başkanlığı yapılan Alman kurumu bunu reddetmiş, yanlış bir şeklide, patolojik modern bir insan iskeleti oldugunu idda etmiştir (Trinkaus and Shipman 1992). 1999 yılında orijinal bölge tekrar keşfedilmiş ve aynı örneğe ait başka kemikler de bulunmuştur.

 

(Aslında daha önceden iki neandertal kalıntısı bulunmuştu. 1829 yılında Belçika'da bulunan 2.5 yaşında bir bebeğe ait cranium parçası, 1936 yılına kadar farkedilmemişti. Gibraltar'da 1848 yılında bir yetişkine ait cranium 1864 yılında fark edilene kadar müzenin tozları arasında kalmıştı)

 

 

 

"Spy 1 and 2", Homo sapiens neanderthalensis

 

Marcel de Puydt ve Max Lohest tarafından 1886 yılında Belçika'da bulunmuştur. Tahmini yaşı 60,000 dir. Buluntu, neredeyse kemiklerin tamamının mevcut olduğu iki iskelete aittir. Iskeleti inceleyenler, yaşlı bireylere ait olduklarını başarıyla farketmişler, iskeletteki patolojik problemlerden dolayı Neandertal'lerin dizleri kıvrık bir şekilde yürüdükleri söylentisinin yayılmasına sebep olmuşlardır.

 

"Krapina Site

 

", Homo sapiens neanderthalensis

 

 

http://www.krapina.com/neandertals/images/sl_zbi01a.jpg

 

 

http://www.krapina.com/neandertals/images/sl_zbi01b.jpg

 

Dragutin Gorjanovic-Kramberger tarafından 1899 yılında Hırvatistan'ın Krapina bölgesi yakınlarında bulunmuştur. Bu yerleşkede iki ila üç düzine örneğin önemli kalıntılarına, dişlerine ve çene parçalarına rastlanmıştır. Gorjanovic 1906 yılında bulduklarını yayınladığında, bir daha Neandertal'lerin patolojik olarak modern insan olmadığı ortaya çıkmıştır.

 

 

 

 

 

"Old Man", Homo sapiens neanderthalensis

 

 

http://www.talkorigins.org/faqs/homs/chapelle.jpg

 

Amedee ve Jean Bouyssonie tarafından 1908 yılında Fransa'nın La-Chapelle-aux-Saints bölgesi yakınlarında bulunmuştur. Yaklaşık 50.000 yıllık olup beyin hacmi 1620 cc'dir. Kemiklerinin çogu mevcut olan iskelet, Marcellin Boule tarafından yeniden birleştirilmiştir. Konu hakkında kesin ve etkili bir makale yazmış olan Marcellin'in vardığı pek çok sonucun tamamen yanlış oldugu ortaya çıkmıştır. Fosilin maymunumsu yapısını abartmış, neandertallerin öne doğru eğik ve dizleri kıvrık şekilde yürüyen canlılar olduğu söylentisinin onyıllarca ortalıkta dolaşmasına neden olmuştur. Bu örnek öldüğünde 30 veya 40 yaşlarındaydı. Iyileşmiş kırık bir kaburgası, kalçasında, boynun altında, sırtında ve omuzlarında çeşitli atrit (mafsal iltihabi) problemleri vardı ve çogu azı dişlerini kaybetmişti. Bu halde yaşayabilmesinin nedeni neandertallerin kamaşık bir sosyal yaşantıya sahip olmaları olsa gerektir.

 

 

 

 

"Shanidar Site", Homo sapiens neanderthalensis

 

Ralph Solecki 1953 ve 1960 yılları arasında Irak'ta Shanidar mağarasında 9 neandertal iskeleti bulmuştur. 70,000 ila 40,000 yıllık oldukları tahmin edilmektedir. Içlerinden birtanesi, Shanidar 4, çiçeklerden oluşan hediyelerle birlikte gömülmüştür (bu yorum tartışmalıdır). 1971 yılında Solecki "Shanidar ilk çiçek insanlari" adında, önceki kaba yarı-insan söylencelerini tersine çeviren, bir kitap yazmıştır. Diğer bir iskelet, Shanidar 1, kısmi kördü, tek elli ve kötürümdü (topal). Bu bireyin yaşamış olması karmaşık sosyal yapıya kanıttır.

 

 

 

 

"Saint-Cesaire Neandertal", Homo sapiens neanderthalensis

 

 

http://www.modernhumanorigins.net/hominids/saintcesairefront.jpg

 

 

 

 

 

http://www.modernhumanorigins.net/hominids/saintcesairerside.jpg

 

Froancois Leveque tarafından 1979 yılında Fransa'da Saint-Cesaire yakınlarında bulunmuştur. Kötü bir şekilde parçalanmış iskeletten ibrettir. Kafatası, cranium'un arka tarafı hariç, büyük bir oranda ele geçmiştir. Yaklaşık 35,000 yıllık ve bilinen en son neandertal'lerden biridir. Bu buluntunun özelligi, neandertallerden daha çok Cro-Magnon kültürüne ait oldugu düşünülen aletlerle birlikte bulunmuş olmasıdır.

 

 

 

 

Genel Bilgiler:

Neandertal adamı 230,000 ila 30,000 yıl önce yaşamıştır. Ortalama beyin büyüklüğü modern insanlara göre biraz daha büyük olup yaklaşık 1450 cc’dir, ama bu onların iri yapısı ile ilgili olmalıdır. Beyin muhafazası modern insana göre daha uzun ama daha aşağıdadır ve kafatasının arkasında belirgin bir çıkınıt vardır. Erectus gibi çıkıntılı çene kemiği ve geriye çekilmiş alınları vardı. Yüzlerinin orta kısımları da çıkıntılı olup, erectus ve modern insanda olmayan bu özelliğin soğuğa uyumdan kaynaklanmış olabileceği düşünülmektedir. Anatomik olarak modern insandan çeşitli küçük farklılıklar sergilemektedirler,  en tuhaf farklılık kürek kemiğinin alışılmamış özellikleri ve leğen bölgesindeki kasık kemiği. Neandertaller çoğunlukla soğuk iklimde yaşadılar ve vücut oranları soğuğa uyum göstermiş modern insanlarla aynıdır: kısa el ve ayaklara sahip, kısa boylu ve ısı kaybını azaltacak şekilde kıvrımsız. Erkekler ortalama 168 cm boyundaydı. Kemikleri kalın ve ağır olup güçlü kaslara sahip olunduğunu gösteren belirtiler sergilemektedir. Neandertaller modern standartlara göre olağanüstü güçlüdür ve iskeletleri vahşi yaşam koşullarına dayanmak zorunda kaldıklarının işaretleriyle doludur.  Oldukça yüksek sayıda alet ve silahlar bulunmuştur ki bunlar Homo erectusun aletlerine göre daha gelişmiştir. Neandertaller korkutucu avcıydılar ve yaklaşık 100,000 yıllık bilinen en mezarlık ile, ölülerini gömdükleri bilinen ilk insansıdır. Avrupa ve Ortadoğu bölgelerinde bulunmuşlardır. Batı avrupa Neandertalleri daha sağlam bir yapıya sahip olup bazen “klasik Neandertaller” olarak adlandırılırlar. Başka yerlerde bulunan neandertaller daha ince bir yapı sergilemektedir. (Trinkaus and Shipman 1992; Trinkaus and Howells 1979; Gore 1996)


Dinozor-kuş bağlantısına yeni kanıt

 

 

 

 

Kuşların atalarından sayılan bir türe ait fosilde dinozorlarla modern kuşlarda bulunan kimyasal maddeler tespit edildi.

 

Kuşların ilkel atası Archaepteryx'in fosilleşmiş kanatlarında, bazı kimyasal maddelerin izlerinin bulunduğu bildirildi. Uzmanlar bu maddelerin varlığının, dinozorlarla kuşlar arasındaki evrimsel bağa yeni bir kanıt oluşturduğu kanısında.

Amerikan Bilimler Akademisi (PNAS) dergisinde yayımlanan araştırma, Amerikalı ve İngiliz paleontologların, 19. yüzyılda ortaya çıkarılan 150 milyon yıllık Archaepteryx fosilinde Archaepteryx'in kanatlar&